(The Turkish Post) – DOĞU ERGİL
Amerika’da bir Müslüman belediye başkanının seçildiğini duyunca çok değişik kesimlerden insanlar sevindi. Sonra düşündüler: Bu gerçekten bir “yenilik” mi, yoksa sadece yüzlerin değişmesi mi?
Yüzeysel düşününce bile yüzlerin değişmesi, fikirlerin değişmesi için bir kapı aralar. Ama asıl yenilik, bir kimliğin değil, bir bilincin yükselişindedir. Mamdani’nin başarısı, çok-kültürlü kimliğin(in) siyasete girmesi değil; adaletin yeniden konuşulmasıdır.
Ne yazık ki “adalet” sözü siyasette çok kullanıldı ve örselendi. Siyasetçiler, adalet sözünü tutamadılar. Halk da aidiyet ve kimlik çekişmeleri toz dumanında taleplerinde ısrar etmedi. Oysa adaletsiz bir düzen, ne özgürlük ne hukuk alt-yapısının oluşmasına izin veriyor.
Pekiyi, Mamdani’nin farkı neydi? Galiba fark, söylemde değil, yöntemdeydi. O, adaleti kürsüden değil, mahalleden dile getirdi. Seçmeni bir “hedef kitle” olarak değil, “birlikte düşünen yurttaş” , hatta “yoldaş” olarak gördü- öyle söyledi. Kampanyasında bağışçı yoktu, dayanışmacılar vardı; reklam panoları yoktu, kapı kapı gezen gönüllüler vardı.
İşte bu, siyasetin özüne dönmesidir: “Halkın kendi kaderine yeniden ortak olması” da denebilir. Bu da yeni siyasetin ideolojiden değil, toplumsal ilişkilerden doğduğunu, doğması gerektiğini hatırlattı. Çünkü günümüzde siyaset, ideolojilerle hem de artık can çekilen ideolojilerle, kirlenmiş bir nehre döndü; herkes suyun kaynağını unuttu.
Mamdani o kaynağı yeniden hatırlattı: “Siyaset, insanın insana karşı sorumluluğudur”. Politikaları (uygulamaları) “hazır yemek” ideoloji değil, empatiyle terbiye edilen taze ilişkiler üretir, üretmeli… Sürdürülebilirliğini de kimlik değil, adalet ve toplumsal destek sağlamalı.
Bu yüzden onun zaferi sadece Müslümanlar ya da solcular için değil; inanan, düşünen, ezilen, dışlanan, tutunanayan herkes için bir umut oldu.
MAMDANİ VE TÜRKİYE
Gelelim kritik soruya: Bu yeniliğin Türkiye’de bir karşılığı var mı? Ülkemizde de genç, farklı kimliklerden gelen adaylar sahneye çıkıyor ama sistem onları ya ezip, öğütüyor (İmamoğlu, Demirtaş gibi) ya da dönüştürüyor (Oğan, son dönem bakanlıklarla “ödüllendirilen” eski muhalif parti başkanları gibi). Bu da doğal (çok itici bir deyim, biliyorum) çünkü Türkiye’de siyaset, hâlâ “kişilik”ten çok “biat”la ölçülüyor. Siyasal partiler, halktan değil, liderden başlıyor, onunla devam ediyor. Oysa gerçek (kalıcı) yenilik, tabandan gelen ahlakî bir enerjidir; yukarıdan gelen “kıymeti kendinden menkul” talimat değil.
Türkiye’de de bu enerji var — sadece bastırılmış durumda… Gençlerde, kadınlarda, yerelde örgütlenen dayanışma ağlarında o kıvılcımı görmek mümkün. Ama parti yapılarının otoriter, bürokratik, lider ağırlıklı yapıları kıvılcımların alevlenmesini engelliyor. Teşkilatın ataleti, biriken enerjinin örgütlenen bir siyasal akım haline gelmesini önlüyor.
Özetle, Mamdani’nin başarısı, bizdeki siyasetin neden “akmadığını”, hangi engellere takıldığını sergiledi. O, “iktidarın kimde olduğu” sorusunu değil, “iktidarın ne işe yaradığı” sorusunu sordu. Bu, bizde en az sorulan sorudur. Bizde ise hâlâ “kim yönetecek” tartışılır; “nasıl yönetecek” sorusu ertelenir. Bu fark, modern demokrasinin en büyük sınavıdır: Seçilmek mi önemli, temsil mi önemli; yetkilendirilmek mi önemli, liyakat mı?
Eğer temsil liyakatle birleşmezse, seçim sadece bir merasim (ritüel) olur. Pek bir şey değişmez. İdari çarklar kendi etraflarında döner durur; enerji üretmez. O zaman yorulmadanyineleyelim: “Siyaset ahlakî bir eylemdir”. Ama dünyada siyaset gittikçe ahlaktan uzaklaşıyor.
Mamdani gibi biri giderek ahlâktan uzaklaşan, insanların birbirinden sorumlu olduklarını unutan siyasete yeniden “ahlaki” bir dil kazandırdı veya buna teşebbüs etti. Bu da kitleleri heyecanlandırdı.
Bunu nasıl mı yaptı? Şöyle yaptı:
O, siyaseti bir meslek değil, bir vicdan pratiği olarak gördü. Siyaseti “iktidar oyunu” sananların kaybedeceğini; onu “ortak yaşamın ahlaki inşası olarak görenler kalıcı olur” dedi. Siyasete iktidarı ele geçirmek için değil, iktidarı dönüştürmek için girdiğini vurguladı.
İşte yenilik tam da burada: “Siyasetin bir tahakküm sanatı değil, bir dayanışma zanaatı” olduğuna inandığını belirtti.
Bu durum biraz Türkiye’deki yerel seçimleri hatırlatmadı mı?
Bazen insanlar büyük ideolojilerden değil, otobüs bileti ya da “pazardaki domates fiyatı” nedeniyle oy verirler ve tam da bu yüzden, gündelik hayatın içinden doğan siyaset, “büyük laflarla” kurulanlardan daha devrimcidir.
Kira ödeyemeyen bir insan için “konut hakkı” felsefi değil, yaşamsaldır. Metro ücretini düşünen biri için “eşitlik” soyut değil, somuttur. Mamdani’nin başarısı, o somut hayatları siyasetin merkezine taşıyabilmesidir. Bunun adı, “adaletin gündelikleşmesidir”. Söylemesi kolay, gerçekleştirmesi çok zor bir olaydır.
İtiraf edelim BİZ başaramadık. O yüzden de böyle bir siyaset Türkiye’de kök salamadı! Çünkü bizde siyaset hâlâ “hizmet”ten çok “hikmet” ; özgürlük, tehlikeli bir özgürlük; haklar devletin ve devletlûnun lütfu gibi sunuluyor. Yani halkın dertleri değil, liderin kerametleri ve devletin kadir-i mutlak otoritesi konuşuluyor.
Mamdani’nin yaptığı şey, tam tersiydi: Halkın bilgisini, deneyimini, enerjisini, adalet duygusunu siyasetin merkezine koymak…
Bir toplum, önce kendini, sonra yöneticisini sorgulamayı öğrenirse, hiçbir otorite onu susturamaz. Amerika’da Mamdani’nin zaferi, tam da böyle bir toplumsal sorgulamanın ürünü.
İnsanları artık yalnızca “kimin sesi daha yüksek” diye değil, “kimin sözü daha doğru” diye bakmaya çağırdı. Bu açıdan bakınca, Mamdani’nin hikâyesi, sadece Amerika’nın değil, insanlığın da hikâyesi gibi görünüyor.
Türkiye, onyıllarca yeni Atatürk’ünü aradı. Bulamadı. Bulamaz; çünkü kahramanlar -müstesna insanlar- belirli dönemlerin ve şartların ürünüdür. “Şimdi her toplum, kendi Mamdani’sini arıyor” diyebilir miyiz bilmiyorum? Ama arayacak! İktidarı değil, hizmeti; iktidar dili değil, anlayış ve empati dilini tercih eden bir siyasetçiyi…
Ve unutmayalım – hem de hiç unutmayalım: Her çağın yeniliği, bir kişinin zaferiyle değil, bir toplumun uyanışıyla başlar.
New York’ta bir seçim kazanıldı belki; ama aslında dünyada yeni bir siyaset ümidi ve fırsatı doğdu.
Son Söz
O zaman “Yenilik şimdilik, yeni bir sistemde değil, yeni bir insanda başlıyor” diyebiliriz. Çünkü siyaset, insanın ahlâki aynasıdır.
Ayna kirliyse, kim bakarsa baksın kendi kirini görür. Ama bir gün o ayna temizlenirse, işte o zaman hem Amerika’da hem Türkiye’de gerçek yenilikten söz edebiliriz; ahlâkla başlayan, hukukla (adaletle) perçinlenen…






















