(The Turkish Post) – CEYHUN BAHADIR
Geçmişe özlem duyuyoruz ve her ortamda bunu dile getirmekten kaçınmıyoruz. Mazinin derin dehlizlerinde yürüyor, yoruluyor, nefesleniyor, anıları tazeliyoruz. Dost ortamlarında muhabbetin bir bölümünü eskiye ayırıyor, derin ahlar çekerek anlatıyoruz eskiyi, eski insanları ve yaşadıklarımızı.
Belki eski ve eskileri getiremeyeceğiz ama hasretle andığımız o günleri neden tekrarlamıyor ve zamanı daha kaliteli kullanamıyoruz. İşte bütün mesele burada başlıyor aslında. Özlem duyduğumuz geçmiş günler değil ama kendimizi onunla oyalıyor, nerede o eski günler sohbetlerini dilimize pelesenk yapıp duruyoruz.
Ne zaman eski zaman, ne de insan…
Zaman başkalaşmış, asır başkalaşmış, herkes dünyaya ve dünyalığa dalmış ve daha da ötesi kısır döngünün içinden çıkamaz hale gelmiş insan. Günlük hayatın koşturmacası, derdi maişet sarhoşluğu içinde kendini unutan, çevresini göremeyen, görmeyi bırakın hatırlamakta zorlanan topluluklar haline gelmiş durumdayız çoğumuz.
En büyük meselemiz, daha da öteye gideyim, derdimiz, bireyselleşmek oldu bizim. Bu da yavaş, yavaş gerçekleşti. Önce birey sonra cemiyete bulaşan hastalık gün geçtikçe büyüdü, genişledi ve bedeni sarmaladı ve adım atamaz hale getirdi bizi.
Nedir bu hastalık? Benlik, kibir, gurur, enaniyet ve daha fazlası. Öncede vardı elbette benlik, kibir ve enaniyet ama bu zamanda adeta bayrağı zirveye çıkarmış durumda. Bir ve beraberliği yaralayan, toplum olma şuurunun önüne bent koyan hastalıklarımız çoğalmış, kanserli hücre misali yayılmayı sürdürdükçe karşısında kimse kalmamış. Gürül gürül ilerleyen sel gibi savurmuş bizi, birimizi şarka, birimizi garba atmış, ayağa kalkamaz hale getirmiş.
Bananecilikle başlayan ve ilerleyen safhada beni ilgilendirmez, ne yapayım gibi ifadelere dönüşen ve millet olma bilincinin aheste aheste yitirildiği zamanı teneffüs ettiğimizin farkında mısınız?
Maalesef evet; maalesef millet olma bilincimizi yitiriyor, köreliyoruz. Bunun farkında olanımız var, olmayanız daha fazla. Farkında olduğumuzda inşallah geç kalmayız. Çünkü bizi biz yapan, milletimizi millet yapan özelliğimiz tesanüt ve başkasının derdiyle dertlenme değil miydi?
Üzülerek gözlemliyorum ama bu hasletler her geçen gün terk ediyor bizi ve bizim olmayan hasletlere bırakıyor yerini. O vakit de eskiye sarıyor, eskilerden konuşuyor, mazinin derinliklerinden çıkamıyoruz.
Kendimize gelip, sorgulamazsak nefsimizi, bizden sonrakilerin vay haline demekten başka bir cümle kuramıyorum. Bir an önce özümüze dönmeli, var olmalı, bir olmalı ve aynı hayal uğruna mücadeleye kaldığımız yerden devam etmeliyiz, buna mecburuz çünkü. Aksi halde elimizdeki eskiler de tükenir ve kala kalırız bir başımıza.
Necip Fazıl Kısakürek merhum, “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik… Kim var denildiğinde, sağına ve soluna bakmadan, fert fert ‘ben varım’ diyen bir gençlik” diyor ya; biz o gençliği toplumun geneline yaymalı ve kim var denildiğinde sağına ve soluna bakmadan, kardeşinin derdiyle dertlenen bir yüreği ortaya koymalıyız. Koymalıyız ve daha fazlasını düşünebilmeliyiz.
Şöyle bir tarih sayfalarını çevirdiğimizde, yiğitlerin (cinsiyet fark etmeksizin) bu düşüncenin insanları olduğunu görüyor ve okuyoruz. Bu okumaları hayata tatbik edip, yeniden var olmak için el ele vermek, milletimizin geleceği için elimizi hatta gövdemizi taşın altına koymaya var mısınız?
Geçmişi geçmişte bırakıp, geleceğe odaklanmak için geç kalmadan Mevlana misal, “Dün dünde kaldı cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım.” diyelim.
























