(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Mükemmeliyetçilik dışarıdan çoğu zaman güzel görünür.
Çalışkanlık gibi görünür.
Disiplin gibi görünür.
Yüksek standart gibi görünür.
Hatta bazen insanlar bunu bir zayıflık gibi söyler ama cümlenin içinde gizli bir övünme de vardır:
“Ben biraz fazla mükemmeliyetçiyim.”
Oysa işin iç yüzü her zaman böyle değildir.
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman bir şeyi çok iyi yapma isteği değildir. Daha derinde, eleştirilmekten, mahcup olmaktan, yetersiz görünmekten ve reddedilmekten kaçma çabası vardır.
Yani mesele sadece başarı değildir.
Mesele bazen şudur:
“Kusursuz olursam kimse bana dokunamaz.”
İşte mükemmeliyetçiliğin karanlık tarafı tam burada başlar.
YÜKSEK STANDART BAŞKA, MÜKEMMELİYETÇİLİK BAŞKA
Bir işi iyi yapmak istemek sağlıklıdır.
İnsan gelişmek ister. Daha iyi yazmak, daha iyi anlatmak, daha iyi çalışmak, daha iyi üretmek ister. Bunda sorun yoktur.
Yüksek standartta hata olduğunda kişi genellikle şunu sorar:
“Bunu nasıl geliştirebilirim?”
Mükemmeliyetçilikte ise soru değişir:
“Bu hata benim hakkımda ne gösteriyor?”
Aradaki fark küçüktür gibi görünür ama aslında çok büyüktür.
Çünkü yüksek standartta hata, düzeltilmesi gereken bir ayrıntıdır.
Mükemmeliyetçilikte hata, kişinin değerine yönelmiş bir tehdit gibi hissedilir.
Bir sunumdaki küçük eksik sadece küçük eksik değildir.
Bir e-postadaki yazım hatası sadece yazım hatası değildir.
Bir işi geç teslim etmek sadece zamanlama sorunu değildir.
Zihin hemen daha ağır bir yere gider:
“Yetersiz göründüm.”
“Beni ciddiye almayacaklar.”
“Güvenilmez biri gibi oldum.”
“Demek ki sandıkları kadar iyi değilim.”
Bu yüzden mükemmeliyetçi kişi çoğu zaman işi iyi yapmak için değil, hata yaparak görünür olmamak için çabalar.
Dışarıdan titizlik gibi görünen şey, içeride bazen ciddi bir korkunun düzenlenmiş hâlidir.
KOŞULLU ÖZ-DEĞER
Mükemmeliyetçiliğin altında çoğu zaman koşullu öz-değer vardır.
Yani kişi kendini doğrudan değerli hissetmez. Değerli hissedebilmesi için bazı şartların gerçekleşmesi gerekir.
Başarılı olmalı.
Hata yapmamalı.
Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamalı.
Eleştirilmemeli.
Herkes ondan memnun olmalı.
Böyle olunca hayatın birçok alanı küçük küçük sınavlara dönüşür.
Toplantı bir sınavdır.
Sunum bir sınavdır.
Mesaj yazmak bile bir sınavdır.
Bazen birinin yüz ifadesi, kısa bir cevabı, ufak bir yorumu bile kişinin içinde büyük bir alarm başlatabilir.
Çünkü kişi sadece olan şeye bakmaz.
Olan şeyi kendi değeriyle ilişkilendirir.
Bu çok yorucudur.
Bir süre sonra insan sadece yaptığı işi değil, kendini de sürekli kontrol etmeye başlar.
“Nasıl göründüm?”
“Yanlış mı anlaşıldım?”
“Eksik mi kaldım?”
“Beni yetersiz mi buldular?”
Bu sorular arttıkça kişi daha dikkatli olmaz sadece. Daha gergin, daha çekingen ve daha yorgun hâle gelir.
“KUSURSUZ OLURSAM KABUL EDİLİRİM”
Bu düşünce çoğu zaman birdenbire oluşmaz.
Bazı insanlar çocuklukta şunu öğrenir:
Başarılıysam daha çok görülüyorum.
Uyumluysam daha az sorun çıkıyor.
Hata yapmazsam eleştirilmiyorum.
Beklentileri karşılarsam sevgi daha güvenli geliyor.
Çocuk bunu açıkça cümleye dökmez belki. Ama içeride bir denklem oluşur:
“Kusursuz olursam kabul edilirim.”
Yetişkinlikte bu denklem kaybolmaz. Sadece şekil değiştirir.
Artık anne babanın yerini patron alır.
Öğretmen alır.
Eş alır.
Arkadaş çevresi alır.
Sosyal medya alır.
Bazen de kişinin kendi içindeki acımasız ses alır.
Kişi belki bilinçli olarak “mükemmel olursam herkes beni sever” diye düşünmez. Ama davranışları çoğu zaman buna göre şekillenir.
Sürekli kontrol eder.
Teslim etmekte zorlanır.
Başlamak için doğru zamanı bekler.
Hazır hissetmeden adım atamaz.
Eleştiriyi bilgi gibi değil, saldırı gibi hisseder.
Ve çoğu zaman çok yorulur.
Çünkü aslında sadece iş yapmıyordur.
Kendi değerini korumaya çalışıyordur.
UTANÇ VE SUÇLULUK AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Burada çok önemli bir ayrım var.
Suçluluk şudur:
“Bir hata yaptım.”
Utanç ise şudur:
“Ben hatayım.”
Bu iki cümle birbirine benzer gibi görünür ama etkileri çok farklıdır.
Suçluluk davranışa bakar. Kişi hatasını görebilir, düzeltebilir, telafi edebilir.
Utanç ise kişinin tamamına saldırır. Sanki düzeltilmesi gereken bir davranış değil, saklanması gereken kusurlu bir benlik varmış gibi hissettirir.
Mükemmeliyetçi kişi için hata çoğu zaman utancı tetikler.
Bu yüzden kişi yalnızca hata yapmaktan kaçmaz. Hatanın onda uyandıracağı o ağır duygudan kaçar.
“Yanlış yaptım” demek bir yere kadar taşınabilir.
“Ben yetersizim” duygusuyla kalmak çok daha zordur.
Mükemmeliyetçilik bu nedenle bazen bir başarı stratejisi değildir.
Bir utançtan kaçış stratejisidir.
ERTELEME HER ZAMAN TEMBELLİK DEĞİLDİR
Mükemmeliyetçi kişilerde erteleme sık görülür.
Ama burada erteleme çoğu zaman tembellikten kaynaklanmaz.
Kişi işi önemsemediği için ertelemez.
Tam tersine, fazla önemsediği için başlayamaz.
Çünkü zihnin arka tarafında şu cümle çalışır:
“Yeterince iyi yapamayacaksam hiç başlamayayım.”
Bu yüzden kişi araştırır ama yazamaz.
Plan yapar ama uygulayamaz.
Düzeltir ama bitiremez.
Hazırlanır ama başlayamaz.
Dışarıdan bakıldığında ağırdan alıyor gibi görünebilir.
İçeriden bakıldığında ise başlama eşiği çok yükselmiştir.
Çünkü başlamak, hata ihtimalini de başlatır.
Ve mükemmeliyetçi zihin için hata ihtimali bazen güvenli değildir.
BU SİSTEMİN BEDELİ
Mükemmeliyetçilik kısa vadede işe yarıyor gibi görünebilir.
Kişi daha çok çalışır.
Daha dikkatli olur.
Daha az açık verir.
Daha kontrollü görünür.
Ama uzun vadede bedeli ağırdır.
Çünkü insan hatasız yaşayamaz. Hatasız çalışamaz. Hatasız ilişki kuramaz. Hatasız öğrenemez.
Buna rağmen kişi kendinden hatasızlık beklediğinde, yetersizlik duygusu giderek büyür.
Bir süre sonra tablo değişmeye başlar:
- Sürekli kaygı
- Erteleme
- Karar verememe
- Tükenmişlik
- İşleri bitirmekte zorlanma
- Başarıdan bile tatmin olamama
- Eleştiriye aşırı hassasiyet
- Ya hep ya hiç düşüncesi
Ama belki de en yorucu taraf şudur:
Mükemmeliyetçi kişi çoğu zaman sadece çalışmaz.
Aynı zamanda kendini saklar.
Eksiklerini saklar.
Zorlandığını saklar.
Bilmediğini saklar.
Kırılganlığını saklar.
Yorulduğunu bile saklar.
Böyle bir hayat insanı başarıya değil, zamanla içten içe tükenmeye götürür.
BAŞARI NEDEN RAHATLAMA GETİRMEZ?
Mükemmeliyetçi kişi başarılı olduğunda bile çoğu zaman tam olarak rahatlayamaz.
Çünkü başarı içeride kalıcı bir güven oluşturmaz. Sadece geçici bir tehlikenin atlatılması gibi hissedilir.
“Bu sefer oldu.”
“Ama bir dahaki sefere olmayabilir.”
“Belki şansım yaver gitti.”
“Aslında o kadar iyi değilim.”
“Yakında fark ederler.”
Bu duygu, sahtekârlık hissine çok yakındır.
Kişi dışarıdan başarılı görünür.
Ama içeride sanki her an açığa çıkacakmış gibi yaşar.
Bu yüzden başarı bile bazen huzur vermez. Sadece bir sonraki sınava kadar kısa bir nefes aralığı sağlar.
İLİŞKİLERDE DE GÖRÜLÜR
Mükemmeliyetçilik sadece okulda, işte ya da üretimde ortaya çıkmaz.
İlişkilerde de kendini gösterir.
Kişi hata yaparsa sevilmeyeceğini düşünebilir.
Kusurları görülürse terk edileceğine inanabilir.
Eleştiriyi basit bir geri bildirim olarak değil, ilişkinin güvenliğini bozan bir işaret gibi algılayabilir.
Bu yüzden bazen çok açıklama yapar.
Bazen savunmaya geçer.
Bazen geri çekilir.
Bazen hep güçlü görünmeye çalışır.
Oysa yakınlık, kusursuz görünmekle kurulmaz.
Yakınlık, kusurlu hâliyle de güvende kalabildiğinde gelişir.
DAHA FAZLA DİSİPLİN DEĞİL, DAHA GÜVENLİ BİR İÇ ZEMİN
Mükemmeliyetçiliğin çözümü daha fazla disiplin değildir.
Çünkü çoğu mükemmeliyetçi insan zaten kendine fazlasıyla yüklenir. Daha sert olmak, bu sistemi genellikle düzeltmez; daha da ağırlaştırır.
Burada ihtiyaç duyulan şey daha güvenli bir iç zemin oluşturmaktır.
Öz-şefkat tam burada önem kazanır.
Öz-şefkat, insanın hatasına ve zorlandığı yere bir arkadaşına yaklaşır gibi yaklaşabilmesidir.
Bu “boş ver” demek değildir.
Bu “nasılsa önemli değil” demek değildir.
Daha çok şuna benzer:
“Evet, hata yaptım. Evet, zorlandım. Ama bu benim değersiz olduğum anlamına gelmez. Buradan öğrenebilirim.”
Bu bakış standartları düşürmez.
Tam tersine, kişinin yeniden denemesini kolaylaştırır.
Çünkü her hatada kendine saldırmayan insan, hatadan sonra daha hızlı toparlanır.
GÜNLÜK HAYATTA KÜÇÜK BİR BAŞLANGIÇ
Mükemmeliyetçilikle çalışırken büyük kararlar kadar küçük denemeler de önemlidir.
Bir e-postayı on kez değil, iki kez kontrol edip göndermek.
Bir işe mükemmel planla değil, beş dakikalık başlangıçla girmek.
Bir metni kusursuz hâle getirmeden önce ilk taslağı bitirmek.
Bir hatadan sonra hemen kendini suçlamak yerine “buradan ne öğrenebilirim?” diye sormak.
Kişi kendine şu soruları sorabilir:
“Şu anda kalite mi arıyorum, yoksa eleştiriden mi kaçıyorum?”
“Bu hata gerçekten büyük mü, yoksa ben bunu kimliğime mi çeviriyorum?”
“Aynı hatayı sevdiğim biri yapsaydı ona ne söylerdim?”
“Bu işi kusursuz değil, yeterince iyi şekilde bitirebilir miyim?”
Bazen değişim çok küçük bir cümleyle başlar:
“Mükemmel yapmak zorunda değilim. Başlanabilir hâle getirmem yeterli.”
Çünkü mükemmeliyetçi zihin için en önemli becerilerden biri kusursuz yapmak değil, yeniden başlayabilmektir.
SONUÇ: MESELE MÜKEMMELLİK DEĞİL, GÜVENLİK
Mükemmeliyetçilik dışarıdan bakıldığında güç gibi görünebilir.
Ama biraz yakından bakıldığında çoğu zaman daha kırılgan bir hikâye vardır.
Eleştirilmekten kaçınma.
Utançtan korunma.
Koşullu sevgiye uyum sağlama.
Değerini performansla ispatlamaya çalışma.
Bu yüzden mükemmeliyetçiliği sadece “yüksek standart” olarak görmek eksik kalır.
Asıl soru şudur:
Kişi iyi yapmak istediği için mi çabalıyor, yoksa kötü görünmekten korktuğu için mi?
Bu fark çok önemlidir.
Çünkü gerçek değişim daha kusursuz olmaya çalışmakla başlamaz.
Gerçek değişim, hata yaptığında bile insanın kendi değerinin yıkılmadığını fark etmesiyle başlar.
Amaç mükemmel olmak değildir.
Amaç, hata yaptığında bile kendine düşman olmamayı öğrenmektir.























