(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
İnsan bazen kendisine zulmedenlerden kurtulur.
Ama onların bakışından kurtulamaz.
Yıllarca adı yüzünden, dili yüzünden, inancı, kökeni ya da ait olduğu topluluk yüzünden aşağılanmıştır.
Bir odaya girdiğinde önce kendisini kontrol etmeyi öğrenmiştir.
Nasıl konuşacağını.
Neyi söylemeyeceğini.
Neresini saklayacağını.
Çünkü bazı hayatlarda insanın kendisi olması bile risklidir.
Sonra şartlar değişir.
Okur.
Yükselir.
Para kazanır.
Statü edinir.
Bir zamanlar kapısında beklediği yerlere artık rahatça girer.
İnsan böyle bir hikâyenin sonunda geçmişiyle barışmasını bekler.
Ama bazen tam tersi olur.
Kendi insanlarından uzaklaşmaya başlar.
Konuşmalarından rahatsız olur.
Davranışlarını küçümser.
Onlarla aynı yerde görünmek istemez.
Ve bir gün, yıllarca kendisine söylenen cümleyi kendisi kurar:
“Bunlar zaten böyle.”
Asıl mesele de burada başlar.
BASKICI GİDER, BAKIŞI KALIR
Baskı yalnızca insanın önüne duvar örmez.
Bazen insanın içine bir göz bırakır.
- E. B. Du Bois buna “çifte bilinç” diyordu.
İnsan artık kendisine yalnızca kendi gözleriyle bakmaz.
Bir de kendisini küçümseyenlerin gözleri vardır.
“Böyle konuşma.”
“Fazla belli etme.”
“Onlara benzeme.”
Başlangıçta bunlar dışarıdan gelen seslerdir.
Sonra insanın kendi iç sesi gibi konuşmaya başlarlar.
Dışarıdaki baskı bitmiş olabilir.
Ama içerideki denetçi hâlâ görev başındadır.
İşte baskının en kalıcı tarafı da budur.
İnsanın artık aşağılanmak için bir başkasına ihtiyaç duymaması.
BAZEN KAÇTIĞI ŞEY KENDİ İNSANI DEĞİLDİR
İnsan neden kendi köklerine bu kadar öfkelenir?
Belki de her zaman köklerinden kaçmıyordur.
Bazen eski hâlinden kaçıyordur.
Korkmuş hâlinden.
Yoksul hâlinden.
Aşağılanmış hâlinden.
Kapıdan çevrilmiş hâlinden.
Bir zamanlar güçsüzken ait olduğu topluluk, yıllar sonra ona yalnızca aidiyetini değil, o eski çaresizliği de hatırlatabilir.
Ve insan geçmişindeki o kişiden utanıyorsa, ona benzeyen herkese tahammülü azalabilir.
Bu yüzden kendi grubuna yönelen öfkenin altında her zaman fikir ayrılığı yoktur.
Bazen utanç vardır.
Bazen korku.
Bazen de tek bir cümle:
“Bir daha asla o kişi olmayacağım.”
Fakat insan eski hâlinden kaçarken bazen kendi geçmişini de aşağılamaya başlar.
“BEN ONLARDAN DEĞİLİM”
Bu cümle bazen doğrudur.
İnsan doğduğu topluluktan farklı düşünebilir.
İnancını değiştirebilir.
Gelenekleri reddedebilir.
Başka bir hayat seçebilir.
Kimse kökenine sadakat borçlu değildir.
Ama başka bir şey daha vardır.
İnsan ayrılmakla yetinmez.
Aşağılamaya ihtiyaç duyar.
Kendisiyle onlar arasındaki mesafeyi sürekli göstermeye çalışır.
Çünkü belki de o mesafeyi başkalarına değil, kendisine kanıtlıyordur.
“Ben onlardan değilim.”
Bazen bunun görünmeyen devamı şudur:
“Ben artık eskiden olduğum kişi değilim.”
İşte burada eleştiri ile içselleştirilmiş aşağılanma birbirinden ayrılır.
Eleştiri davranışı hedef alır.
Aşağılama kimliği.
Eleştiri, “Bu yanlış” der.
Nefret, “Bunlar böyledir” der.
Ve insan bir zamanlar kendisine yöneltilen hakaretleri şimdi kendi grubuna yöneltiyorsa, şu soruyu sormak gerekir:
Bu gerçekten onun sesi midir?
EZENİN DİLİNİ ÖĞRENMEK
Anna Freud, tehdit karşısındaki insanın bazen saldırganla özdeşleşebildiğini anlatmıştı.
Frantz Fanon ise baskı gören insanın zamanla kendisini, baskılayanın ölçüleriyle değerlendirmeye başlayabileceğini gösterdi.
Mekanizma karmaşık görünür.
Ama insani tarafı oldukça basittir.
Güçlü olana benzemek güvenli hissettirebilir.
Onun tarafında durmak, bir daha onun karşısında kalmayacakmışsın duygusu verebilir.
Fakat bunun bir bedeli vardır.
İnsan zamanla yalnızca baskıcının dilini öğrenmez.
Kendisine onun diliyle bakmaya da başlayabilir.
Sonra artık kimsenin ona “Sen değersizsin” demesine gerek kalmaz.
O cümleyi kendi kendine söyler.
Hatta bazen kendisine değil, kendisine benzeyenlere söyler.
BASKININ EN SESSİZ ZAFERİ
Bir insanı dışlamak görünürdür.
Aşağılamak görünürdür.
Kapıları yüzüne kapatmak görünürdür.
Ama baskının daha sessiz bir zaferi vardır.
İnsan, baskıcı ortada yokken bile onun ölçüleriyle yaşamaya devam eder.
Kendi dilinden utanır.
Geçmişini küçümser.
Kendi insanına yukarıdan bakar.
Ve bütün bunları özgürleşmek zannedebilir.
Oysa özgürleşmek, doğduğumuz kimliği kutsamak değildir.
Onun her davranışını savunmak da değildir.
Özgürleşmek, bize yapılan aşağılamayı alıp başkasına taşımamaktır.
İnsan geçmişine bakıp şunu söyleyebilmelidir:
“Evet, ben oradan geldim.”
“Evet, orada incindim.”
“Evet, bazı şeyleri reddediyorum.”
“Ama bana yapılanı ben başkasına yapmayacağım.”
Çünkü insan bazen kendisini ezenlerden çoktan kurtulmuştur.
Ama yıllar sonra bile onların cümleleriyle konuşuyordur.
Ve belki de gerçek özgürlük,
insanın bir gün o sesin kendisine ait olmadığını fark etmesiyle başlar.
Kaynaklar
Allport, G. W. (1954). The Nature of Prejudice. Addison-Wesley.
Du Bois, W. E. B. (1903). The Souls of Black Folk. A. C. McClurg & Co.
Fanon, F. (1952). Peau noire, masques blancs. Éditions du Seuil.
Freud, A. (1936). The Ego and the Mechanisms of Defence. Hogarth Press.
Gilman, S. L. (1986). Jewish Self-Hatred: Anti-Semitism and the Hidden Language of the Jews. Johns Hopkins University Press.
Lessing, T. (1930). Der jüdische Selbsthaß. Jüdischer Verlag.
Lewin, K. (1941). “Self-Hatred Among Jews.” Contemporary Jewish Record, 4(3), 219–232.
Memmi, A. (1957). Portrait du colonisé, précédé du portrait du colonisateur. Buchet/Chastel.
























