(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Ülkemiz, tarihinde hiç görülmeyen bir dönemeçte. Ülkeyi bu hâle getiren olayları tekrar etmeye hem yazarda hem okuyanda yeni bir bulantıya sebep olmaya gerek yok. Zaten bunu yapan çok; ortalık pusudaki yeni kaos projelerinden ve bunların sonuçlarından bahseden müzakerelerle dolu. Bu yoldan ayrılacağım. Malûm, hep söylenilenin aksine, sıklıkla yoldan çıkmak gerekir yeni keşifler veya iç aydınlığı için.
Sokrates geride kendi eliyle yazılmış tek cümle bırakmadığı halde, felsefe dünyasını kendisinden önce ve sonra diye anılan iki kısma ayırdı. Bunu, düşüncenin odağına insanı koyarak yaptı. Varoluşçu felsefenin dünü ve bugünüyle ilgili ahkâm kesemem, ancak insanın düşünce oklarını kendi varlığı üzerine çevirmesi insanlık tarihinde önemli bir başlangıç noktası olmalıdır.
Kendi üstüne düşünmek, insanın kendisini gerçekleştirme yoluna girmesi demek. Bu yolun Kierkegaard gibi tanrıya mutlak inançtan geçtiğini iddia edenler de oldu, Nietzsche ve Heidegger gibi tanrısal inançtan özgürleşmekten geçtiğini de. Bu iki uç noktanın birleştiği yer ise, insanın, kendinde varlıkların aksine, kendi için varlıklar olarak kendilerini dönüştürebilecekleriydi. Kendisini dönüştüren insanın içinde bulunduğu toplumu dönüştürmesi ise doğal sonuçtu.
Bu uzun girişi neden yaptım? İçimizde hafakanlar yaratan toplumsal durumun temel sorumlusu olarak iktidar erkine atılıp tutulsa da -bunun bile ne derece yapılabildiği tartışmalıdır- mevcut ürün hepimizindir. Tohumların ekiminden dikiminden, sulanıp beslenmesine, semirip gelişmesine kadar her aşamada bilinç sahibi yurttaşlar olarak bu sürece dahlimiz var. Amacım yeni bir suçluluk duygusu yaratmak veya bilhassa muhalifleri şedit savunma mekanizmalarına sevk etmek değil, sadece kendi varlığımızın gücüne ve etkisine temas etmek.
Kierkegaard “Tanrı benimle ne kast etmiş olabilir?” sorusundan hareketle yaşıyor, bunun kendisini hem özgürleştirdiğini hem de kaygılandırdığını söylüyordu. Tanrının mutlak gücü ve ihatası ona özgürlük duygusu verirken, bireysel kararlarında ve eylemlerinde yanlış yapma ihtimali onu kaygılandırıyordu.
Nietzsche ise tanrıyı öldürmekle dogmalardan kurtulduğunu ve özgürlüğüne kavuştuğunu söylüyordu. Bu özgürlük ona hayatın anlam ve değerini yaratma sorumluluğunun yanında üst insan olma fırsatını vermişti. Nietzsche kaynağından beslenerek varoluşçu dizgeye katılan Sartre “insan seçimleridir” derken, insani özün inşasının tanrısal güçlerden bağımsız, doğrudan insanın kendiliğine bağlı olduğuna işaret ediyordu.
Batı düşüncesinin hamurunu tanrısal olanın karanlık ikliminde çekilen çileler yoğurdu. Batılı birey bu düşünce sancısıyla kâh tanrısal inancı merkeze koyarak, kâh tanrıyı kendi eliyle öldürerek yeni bir varoluş güzergâhı çizdi. Asırlarca süren bu sancılı yürüyüş, batılı bireyi iddiaları bakımından ütopik, sonuçları bakımından ise distopik olan modern topluma ulaştırdı1. Aklın bütün sorunları çözeceği iddiası ne kadar güçlü görünürse görünsün, modern bireye sunulan yepyeni bir kaostu. Modern argümanlarla yoluna devam eden insan, dağın tepesine çıkarmak zorunda kaldığı taşın son anda başlangıç noktasına geri döndüğünü gördü2. Ne ki, bu uğraş alanı onu solduran ve tüketen bir çark olmaktan öte, yeni çözümler ve kendisini tepeye ulaştıracak yeni yollar bulmak bakımından geliştirici bir süreçti. Kutsal dogmaların terkiyle özgürleşmiş bireye kendisini dayatan sorumluluk, böylesine zorlu bir süreci verimli ve meyvedar kılıyordu.
***
Amacım eşsiz kibriyle kendisini dünyaya dayatan batı ile ona maruz kalan doğuyu karşılaştırmak değil. Ancak sosyal problemleri karşılama ve çözme bakımından tarihsel hafızadan beslenen bir insanlık durumuna işaret etmek istiyorum.
Dinsel düşünceyi felsefi düşünceden ayıran temel etken, itaat ve itiraz kavramlarıyla özetlenebilir. Din akla rağmen itaati emrederken, felsefe, akıl temelli bir itirazı varlık nedeni sayar. Bu bağlamda ikisinin bir arada olması pek mümkün görünmez. Tarihsel kodlarındaki din temelli muhafazakârlık, AKP iktidarının başarısındaki temel unsur oldu. Özellikle ilk on yıldan sonra, başlangıçta başarıyla angaje olmuş göründüğü batılı argümanlardan koparak demokrasiden uzaklaştı. Demokrasiden uzaklaşmanın anlamı, hukukun rafa kaldırılması ve muhalif seçmen kitlesinin cezalandırılması, hatta yok edilmesiydi. Hukukun hukuksuzluk zeminine çekilerek bir kanun devletine dönüşme, sadece dinsel hülyalarla yaşayanlarda değil, çıkar musluğu başındakilerde de kabul gördü.
Son tahlilde ülke, hayalini bile kuramayacağı bir zenginlik ve itibara (!) kavuşanlarla, yasal yollardan edindiği neredeyse bütün yurttaşlık hakları gasp edilen yurttaşlar olmak üzere ikiye bölündü. Bu keskin ayırımın özneleri başlangıçta sadece Kürtler ve KHK mağdurlarıyken, şimdilerde CHP ve bütün muhalifler totaliter radara takıldı.
KHK’lı kitle dinsel muhafazakâr bir çizgide yer almak bakımından, yüksek eğitim ve uzmanlık kalitesine rağmen, sistem eleştirisine uzaktır. Bu bağlamda kitlede gasp edilen hakları için mücadele pratiği gelişmemiştir. Aslında mevcut iktidarın en önemli başarılarından biri, kime ne yapacağını, kimden neyi, nasıl talep edeceğini çok iyi bilmesidir. Sessizliğinden ve itirazsızlığından emin olduğu bir kitleyi soykırıma uğratarak varlığını güçlendirme yönelimi, totaliter rejimlerin uygulamalarından hepimize tanıdıktır.
Buradaki mesele, KHK’lı olsun olmasın, hakları iktidar erki tarafından gasp edilen bireylerin buna gösteremediği tepki ve itirazdır. Sanırım bu durumda öne çıkan temel sorun, kendisi için anlam yaratma özgürlük ve sorumluluğundan uzak olmaktır. Dinsel muhafazakâr iklimde sorgulamak, irdelemek ve kendisine dayatılanın daha iyisi için alternatif geliştirmek gibi refleksler dinsel ideoloji adına tırpanlanmış veya yok edilmiştir.
Muhafazakâr kişi, anlamsızlık içinden anlam yaratma sancılarından mahrumdur, çünkü zaten dinsel inanç ve cemaatsel ideoloji yoluyla en yüksek anlama ulaştığını ve üst insan hâline geldiğini düşünmektedir. KHK’lı kitlenin travması, tam olarak ne finansal ne de sosyaldir. O, bugüne kadar kendisini üst insan seviyesine çıkaran bir ideolojinin onu nasıl olup da paryadan bile aşağıya -esfel-i sâfilin mi desek- attığını anlayamamış, henüz şoktan çıkamamıştır.
Her şeyde bir hayır vardır.
İnsanı, her ne şekilde olursa olsun, düşüncenin sancılı iklimine çeken her şey hayırlıdır. Bu bağlamda, hakları çiğnenen muhafazakâr kişi, birey olma güzergâhına girer, kendi mücadelesini verme sorumluluğuna ulaşırsa ülkenin en önemli sorunlarından biri çözülmüş olacaktır. Fakat kendi sorununu başkalarının çözmesini bekler, oturduğu yerde ağıt yakmaya devam ederse, verili durum devam edecektir. Çünkü Sartre’ın dediği gibi “insan, seçimleridir.”
***
Meramımı somutlaştıracak birkaç örnek vereyim.
Julia Butterfly Hill, 23 yaşında, çevreye duyarlı bir kadındı. Ormandaki bir kısım ağaçların mobilya yapımında -dev bir proje için toplu bir ağaç kıyımı söz konusuydu- kesileceğini öğrendiğinde elinden gelen her şeyi yapmak istedi. 60 metre yüksekliğindeki bir ağacın tepesine çıktı ve iki yıl boyunca ağaçtan inmedi. Kendisini destekleyenlerin katkılarıyla ağacın başındaki siperinde hayata tutundu. Direnişine engel olmak isteyen bütün baskılara karşı çıktı ve sonunda başardı: Mobilya şirketi projesinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Rosa Parks, 1 Aralık 1955’te halk otobüsünde kendi yerini beyazlara vermeyi reddettiğinde 42 yaşındaydı. Artık bu denli aşağılanmaktan çok yorulduğunu söylüyor ve tutuklanarak cezalandırılmasına rağmen itirazcı tavrını sürdürüyordu. Bu basit görünümlü tavır Amerika’daki zencilerin özgürlük mücadelesinin mihenk taşlarından biri oldu.
Zencilerin özgürlük mücadelesinin başka bir kadın kahramanı Harriet Tubman ise bedeninde köleleştirildiği bir hayatın izlerini taşıyordu. Köleliğe karşı ilk isyanı 13 yaşındayken oldu ve ölünceye kadar özgürlük için mücadeleye devam etti. Bu süreçte kendisini zorlayan en önemli konunun ne olduğu sorulduğunda ise şu cevabı verdi: Köleleri köle olmadıklarına inandırmak.
Harriet Tubman bütün laf kalabalığımı bir cümlede özetlemiş.
Bu süreçte aşmakta zorlandığımız en büyük dağ, yurttaşları yurttaş olduklarına inandırmaktır.






















