(The Turkish Post) – UĞUR K. YİĞİT
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yerli ve milli jet uçağı Kaan için ABD’den motor ve Kongre onayı beklendiğini ağzından kaçırıverince hepimiz çok üzüldük. İnanmıştık çünkü uçak yapıp satar hale geldiğimize; buğdayı, mercimeği, samanı bile bize yeter kadar üretmeyi beceremeyen halimize bakmadan…
“Gerkçek”ten bu kadar kopmasaydık böyle derin olmazdı hayal kırıklığımız. Oysa gerçek, görmek isteyene hemen gösterir kendini. En sade açıklama genellikle en gerçek olandır: Ayranınız yoksa içmeye, jet uçağıyla gidemezsiniz hiçbir yere.
Mesela çocuğunuzu düşünün… Dört işlemde bile zayıf iken türev integral hesaplarını su gibi yapmaya başladığını söylese inanır mısınız ona? Tamam. Şimdi de devletinizi düşünün… Ulusun sofrasını bile planlayamazken, jet uçağı yapmaya başladığını söylese inanır mısınız ona? Birincisi aile içi bi konu. Ama ikincisine inanırsınız bence. İnandınız nitekim. İnandık.
İnandık çünkü buna inanmazsak yaşayacağımız hayal kırıklığını kaldırmaz gururumuz. William Boeing diye bir adamın yüz yıldır zaten üretmekte olduğu uçak denen mereti değil de –hala- ancak ve sadece kaportasını üretebildiğimiz gerçeğine hazır değiliz hiçbirimiz. Kabullenemeyiz. Bu yüzden yerli jetimizin göklerde olduğu gerçeğine(!) itiraz eden herkes hemen ayıplanır bu topraklarda. Hepimiz yeterince inanırsak jetimiz olacakmış gibi gelir bize. Kimse bozgunculuk yapmaz.
Devlet, bir jet uçağının önünde duran kırmızı montlar giymiş zevatın fotoğrafını servis ettiğinde hemen retweet eder, beğenir, güzellemeler yazarız altına. En muhaliflerimiz, en gözü kara genel başkanlarımız bile önünü ilikler bu kurgu karşısında.
Arka fonda kartal gibi süzülen bir jet ve önde uzak ufuklara bakan Cumhurbaşkanı olan, “Yerli uçağımız göklerde” konulu seçim afişini hatırlıyorsunuz değil mi! Hatırlarsınız elbette. On senedir her seçimde her yere asıldı böyle şeyler. Ustası bilir bunu: Jetin kendisi o afiş kadar heyecan vermez bize. İstediğimiz şey jet üretmek değil de o afişin bize verdiği havadır sanki. Ustanın bize sunduğu o havadır işte. Havamız bozulsun istemediğimizden sormaya cesaret edemeyiz, “Bunun motoru var mı?” diye. Ya yoksa motoru?
Ya Karadeniz’de gaz yoksa? Ya Cudi’de petrol yoksa? Ya 2023 yılında aya sert iniş yapmadıysak? Ya elektrikli traktörümüz de yoksa? Ya kişi başına gelirimiz 17 bin dolar değilse?
Bütün bu anlatılar, “Bana bir masal anlat baaaba…” melodisi gibi bize. İçinde uçaklar, uzay yolculukları, büyüme rekorları geçen bir masal. Bu masalın yaydığı özgüvene hepimizin ihtiyacı var. İsteriz ki toplama çıkarması zayıf olan devletimiz, türev integral hesaplarını su gibi yapıyor olsun.
Propaganda, savunma sanayii, fotomontaj falan derken kendi etrafımızda dönüp duruşumuzun bir turunu da böyle tamamladığımız anlaşılıyor. Hep yaptığımız bir şeyi hep beraber tekrar yapacağız bu noktada: Motorlar gelirse kaldığımız yerden devam ederiz. Damatlar yüceltilir, ulusumuz gururlanır, 10 yıldır her seçimde basılan yerli jetimizin afişleri yeniden basılır. Yok eğer motorlar gelmezse, unuturuz konuyu. Başka seçim afişleri için başka fotomontajlar yapar, aynı adamları alkışlar, birkaç yıl da öyle gururlanır gideriz.
Peki ya patates, soğan, buğday, mercimek rekolteleri falan ne olacak? O kısım kırmızı mont giyip bi tarlanın başında poz vermekle olmuyor değil mi! Mercimek jet uçağına benzemez çünkü. Hemen hissedilir sofrada yokluğu. On yıl sürmez. Bakakalırsın pazar tezgahlarına daha ayın ortasındayken. Ne olacaktı yani, elin Brezilyalısı seni ucuza mı besleyecekti? “Sen gururlu bi delikanlıya benziyorsun, al bu mercimeği götür git bedavaya” mı diyecekti?
Demem o ki sevgili okur, daha çoook ekmek yememiz lazım. Ama buğdayı ordan buradan alınmış ekmekle olmaz bu. Kendi ekmeğimizi yememiz lazım. Oradan başlar bu işler.




















