(The Turkish Post) – AYLA LEMAN ŞANLI
Türkiye’de belli bir kuşağın ilkokul anılarını dinlediğinizde, neredeyse hepsinde ortak bir detay karşınıza çıkar: Sınıfta resmi olarak seçilen bir başkan vardır, ama bir de “gizli” bir görev daha vardır — öğretmenin arkasında bıraktığı, kimin ne yaptığını, kimin ne konuştuğunu not edip kendisine raporlayan bir ya da birkaç öğrenci.
Buna “gizli başkanlık” ya da “öğretmenin muhbiri” deniyor, ama aslında bu, çok daha büyük bir toplumsal mekanizmanın küçük bir sınıf ortamına sıkıştırılmış hali. Düşünün sınıfta demokratik bir seçim yapılır, herkes oy kullanır, bir başkan belirlenir. Ama bu görünür sürecin arkasında, öğretmenin güvendiği, sessizce görevlendirdiği bir başka çocuk daha vardır. Öğretmen sınıftan çıktığında veya mahallede, bu çocuğun görevi arkadaşlarını gözlemlemek, kuralları çiğneyenleri, gürültü yapanları, “yasak” konuşmaları not almak ve bunu doğrudan öğretmene iletmektir.
Bu sistem, bir çocuğa daha ilkokul sıralarında şunu öğretir, otoritenin gözü her yerdedir, hatta bazen o gözün kendisi de senin en yakın arkadaşın olabilir. Güven duygusu, henüz yedi sekiz yaşındayken, sınıf arkadaşları arasında bile şüpheyle gölgelenir. Bu, sadece bir disiplin yöntemi değil, aynı zamanda bir kültürel aktarımdır; çünkü çocuk büyürken, “arkadaşını gözetleme ve üste bildirme” davranışının normal, hatta bazen “iyi öğrencilik” ya da “sorumluluk” olarak ödüllendirildiğini görür.
Bu erken yaşta öğrenilen dinamik, ilerleyen yıllarda iş yerinde, komşulukta, hatta aile içinde bile kendini tekrar edebilecek bir davranış kalıbına dönüşebilir. Elbette her öğretmen, her sınıf, her dönem aynı değildi; bu, evrensel bir kural değil, döneme özgü bir toplumsal refleksin yansımasıydı. Ama yine de sormaya değer bir soru bırakıyor geride: Bir toplumun “güven” ile “gözetleme” arasındaki çizgiyi nerede çizdiğini, çoğu zaman en çok da çocukluk anılarında, sınıfın en arka sırasında oturan o sessiz gözlemcinin hikâyesinde buluruz.























