(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Baştan ifade etmekte yarar var: Bir ülkenin mihenk taşı hukuktur ve demokrasidir. Hukukun etkin işlediği, demokrasinin içselleştirildiği bir ortama yatırımcı endişe duymadan adım atar. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; o ülkede yaşayan vatandaşların sosyal yaşamından özel hayatına kadar her alanda kendini hissettirir.
Kısacası hukuk ve demokrasi, iç içe geçmiş iki kardeş kavramdır. Bu iki kardeşin etkin olduğu toplumlarda insanlar müreffeh bir yaşam sürer. Ancak kardeşlerden biri sorun yaşadığında, bu endeks ne yazık ki otomatik olarak aşağı yönlü bir seyir izler.
Türkiye’yi uzaktan izliyorum. Zaman zaman her bakışımda içimden bir şeylerin koparıldığını hissediyorum. Özellikle son dönemde insanların duyarsız ve hedefsiz bir hâlde yaşamaları endişelerimi artırıyor. Kendi kendime çareler arıyorum. “Bu toplum ne zaman ve nasıl farklı bir evrene evrildi?” sorusunun cevabını bulamıyorum.
Oysa toplumdaki ayrışma o kadar aşikâr ki, bunun için müneccim olmaya gerek yok. Bir kesimin “siyah” dediğine, diğerinin “beyaz” demeyi adeta görev bilmesi bunun en basit örneği. Üstelik mesele renk körlüğü de değil; bazı mülahazalar sağduyunun ve inceliğin önüne geçmiş durumda.
Dalgalar, ülkeyi boğuyor mu?
Bu ayrışmanın son örneklerine, her sabah yapılan operasyonlarla yeniden şahit oluyoruz. Hatırladığım kadarıyla benzer bir atmosfer, 2007 yılında FETÖ tarafından yürütülen Ergenekon soruşturmaları sırasında da yaşanmıştı. O dönemde de toplumun bir kesimi “Ergenekoncu” ya da benzeri yaftalarla anılmıştı.
Aradan yaklaşık 18 yıl geçtikten sonra, farklı meslek gruplarından insanların kapılarının çalınması bana o günleri yeniden hatırlatıyor. O dönem yaşanan onlarca hukuksuzluğun bugün benzer örneklerle tekrar karşımıza çıkması, beni bir hukukçu olarak ciddi biçimde endişelendiriyor. Çünkü ortada işleyen bir hukuk değil; hukukun işliyormuş gibi gösterildiği bir algı var.
Beni bu düşüncelere sevk eden ise AK Parti eski Gaziantep milletvekili ve yazar Şamil Tayyar’ın, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Sadettin Saran hakkında dile getirdiği “suçun vasfı değiştirildi” iddiası oldu. Adliye koridorlarına getirilen şüpheliler hakkında değerlendirme yapmam doğru olmaz; zira soruşturmanın gizliliği esastır. En azından öyle olması gerekir. Ancak hükümete yakın medya organlarına bakıldığında, yargılamaların basın üzerinden yapıldığı izlenimini edinmemek de mümkün değil.
Maalesef Türkiye’de ceza hukuku, uzun süredir yalnızca mahkeme salonlarında değil; televizyon stüdyolarında ve sosyal medya paylaşımlarında da “yorumlanan” bir alan hâline geldi. Bunun son örneğini de Şamil Tayyar’ın Sadettin Saran hakkında dile getirdiği “suçun vasfı değiştirildi” iddiasında gördük.
İlk bakışta teknik bir hukuki tespit gibi sunulan bu ifade, dikkatli okunduğunda hukukun temel ilkelerinden ziyade kanaatlere, imalara ve politik reflekslere yaslandığını gösteriyor. Oysa ceza hukukunda “suçun vasfı” ne bir köşe yazısıyla değiştirilebilir ne de bir sosyal medya paylaşımıyla sabitlenebilir.
Hukuk literatürü açısından temel bir hatırlatma yapmak gerekir: Suçun vasfı, bir fiilin hangi ceza normuna uyduğunun tespitidir ve bu yetki yalnızca iddia makamına ve nihayetinde mahkemeye aittir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170. maddesi açıkça şunu söyler: Savcı, soruşturma sonucunda yeterli şüphe oluştuğunda iddianame düzenler ve fiilin hukuki nitelendirmesini yapar. Ancak bu nitelendirme kesin değildir. CMK’nın 225. maddesi uyarınca mahkeme, iddianamede anlatılan fiille bağlıdır; hukuki vasıflandırmayla bağlı değildir. Yani suçun vasfı yargılama süreci boyunca değişebilir. Bu durum hukukun bir “oyunu” değil, tam tersine hukuki güvencenin kendisidir.
Suçun vasfının değişmesi bir hile değil, zorunluluktur
Dolayısıyla Şamil Tayyar’ın “suçun vasfı değiştirildi” ifadesi, tek başına bir hukuka aykırılık ima etmez. Aksine, ceza yargılamasının olağan işleyişini tarif eder. Şüpheli lehine yapılan bir nitelendirme hukuk hilesi değil, zorunluluktur. Nitekim Türk Ceza Kanunu’nun 7/2. maddesi bu konuda son derece nettir: Sonradan yürürlüğe giren veya uygulamada ortaya çıkan lehe hükümler sanık hakkında uygulanır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da, bir fiilin daha ağır değil, daha hafif bir suç tipine uyduğu durumlarda lehe vasfın esas alınması gerektiğini söyler. Bu ne “kaçırma”dır ne de “torpil”; bu, hukuk devletinin doğal sonucudur.
Elbette bir şüpheli hakkında gözaltı aşamasında farklı bir suç maddesi uygulanabilir. Ancak kolluk ve savcılık ifadeleri sonrasında bu nitelendirme değişebilir. Toplanan deliller, şüphelinin beyanları ve ortaya çıkan yeni hukuki durumlar bunda etkili olur. Ne var ki Tayyar’ın iddiasında bu zorunlu süreç, sanki gizli bir müdahale ya da ayrıcalıkmış gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım, ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biri olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesini göz ardı etmektedir. Eski bir gazeteci ve milletvekilinin bunu bilmemesi düşünülemez. Burada hukuki değil, başka saiklerin devrede olduğu izlenimi doğmaktadır.
Son olarak şunun altını çizmek gerekir: Evet, ülkede neredeyse her gün şafak operasyonları yapılıyor. Sanatçısından gazetecisine, futbolcusundan yöneticisine kadar yüzlerce kişi gözaltına alınıyor; bir kısmı tutuklanıyor. Ancak operasyonların sıklığı, hukukun işlediği anlamına gelmez. Elbette suç örgütleriyle mücadele edilmeli ve kimse hukuk karşısında ayrıcalıklı olmamalıdır. Fakat yapılan işlemler titizlikle yürütülmeli; masumiyet karinesi gözetilmeli, kişiler yargılama sonuçlanmadan suçlu ilan edilmemelidir. Daha da önemlisi, soruşturmanın meşruiyeti için ekranlarda “psikolojik harp” yöntemlerine başvurulmamalıdır. Bu tür uygulamalar adalete hizmet etmez; tam tersine zarar verir.
Kısacası ceza yargılamalarında belirleyici olan; söylentiler, politik pozisyonlar ya da kişisel kanaatler değil, delillerdir. CMK’nın 217. maddesi bu konuda açık hüküm koyar: Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırır. Bu nedenle, delil tartışması yapılmadan yalnızca “suçun vasfı değişti” demek hukuki bir eleştiri değil, retorik bir suçlama üretmektir. Suçun vasfının değişmesi hukukun zaafı değil, esnekliğidir. Ve bu esneklik keyfiyet için değil, adalet için tanınmıştır.
























