(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türk siyasetinin en sevdiğim yanı, reklamı ve pazarlamayı çok iyi yapmasıdır. Kendi pencerelerinden bakıldığında, “dünyanın bizi kıskandığı” tezi her ortamda cansiperane anlatılır durur. Özellikle seçim dönemlerinde bu söylem, bir nevi propagandaya kadar uzanır. Ancak benim yaşadığım ülkeden bakıldığında, Türkiye’nin kıskanmaya matuf bir yanı yoktur. Çünkü, ekonomisi, iç siyaseti ve dış politikalarını toptan ele aldığınızda, bir kavram kargaşasının yaşandığı aşikardır. Aslında bu bahsettiğim alanları düzeltmek ve söylem birliği içerisine girmek çok kolaydır. Belki de siyasetin en kolay yöntemlerinden birisidir. Ancak bir ülkede yargıda ve hukuk alanında bazı aksaklıklar ve hatalar varsa, bunu kısa vadede telafi edip düzeltmeniz pek mümkün değildir. Hukukun, bağımsız, tarafsız ve adil karar vermediğinin düşünüldüğü bir ülkede, hiçbir güvence altında değildir. Bundan dolayı iktidar kanadının, bu alanda oluşan ve oluşacak şaibelere karşı duyarlı olmasını beklemekte herkesin en doğal hakkı. Ancak CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuklu olduğu, ana muhalefet partisine kayyım atanacağı söylentisinin ayyuka çıktığı bir ortamda, yargının tarafsız ve bağımsız olduğunu söylemek, tam anlamıyla komiklik yapmaktır. Bir nevi Türk halkının aklıyla alay etmekten öte anlam taşımaz.
Burada yargının bağımsız mı yoksa tarafsız mı olduğu yönünde bir değerlendirmede bulunmayacağım. Ancak mevcut veriler ışığında, ortaya bir tablo çizmeye çalışacağım. Yukarıda izah etmeye gayret ettim. Bizim burada ne düşündüğümüzden ziyade, dışarıdan nasıl göründüğümüze bakmamız önem taşıyor. Çünkü, Türkiye’nin dış politikasından ticaretine, CDS dediğimiz borçlanma faizine kadar pek çok kavram, ülkedeki hukukla iç içe. Kısacası yabancı yatırımcı, Türkiye’ye yatırım yapmak için öncelikle hukuk endeksine bakıyor. Burada oluşan tabloya göre yatırım kararı alıyor. Ancak burada durum hiç de siyasetçilerin söylediği gibi değil ne yazık ki. Dünyanın kabul gördüğü hukukun üstünlüğü endeksine göre; Türkiye, 142 ülke arasında 0,42 puanla 117’nci sırada yer alıyor. Üzülerek belirtmem gerekir ki, 2015’ten bu yana hukukun üstünlüğünde Türkiye iyiye değil, kötüye gidiyor. Üstelik, İmamoğlu ve yakın arkadaşları dahil, gazeteci Fatih Altaylı’nın tutuklandığı düşünüldüğünde, 2025’te bu endekste daha da geriye gidecek bir Türkiye olması çok muhtemel. Benden uyarması.
Gelelim temel mesele. Hukuk hayatın temel taşıdır adeta. Bir ülkede yaşayan taraflı tarafsız herkesin güvencesi tarafsız ve bağımsız bir yargının var olmasıdır. Yargıçların da buna eş değer olarak, adilane karar verebilmesidir. Ama bazı yargı kararlarını görünce, ülkem adına üzülüyorum. Hukuk eğitimi alan bir yargıç ya da savcı böyle bir karara imza atamaz diyorum. Ama ben üzüldüğümde kalıyorum. Bu kararlardan sonu, Kobani davasında eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ da dahil olmak üzere yargılananlar hakkında mahkemenin verdiği gerekçeli karardı. Mahkeme, sanıklar aleyhine verdiği kararının gerekçesini tam 32 bin sayfa yazmış. Yanlış duymadınız! Tamı tamına 32 bin sayfa. Ayrıca gerekçeli karara itiraz edilmesi için de sanık avukatlarına 7 gün gibi bir süre vermiş. Büyük bir hoşgörü şüphesiz! Bu kadar metni kim okuyacak, daha da ötesi ne cevap yazılacak? Zaten gerekçeli kararı okuduğunuzda, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın kaleminin kırıldığını görüyorsunuz. Ancak burası Türkiye! Bir bakarsınız, şişeden cin çıkar. Ve siyasi tutuklular bir anda özgür olurlar.
ÖRGÜT SİLAH BIRAKTI AMA SİYASİLER MAHKUM EDİLDİ
Anayasa’nın 141. maddesine göre, mahkemeler verdikleri her kararı gerekçeli olarak yazmak zorunda. Hukuki olarak gerekçeli karar, mahkemenin kararını hangi nedenlere ve yasalara dayandırdığını açıkça belirten yazılı bir açıklama aslında. Yazılan metinde, mahkemenin hangi delilleri ve hukuki ilkeleri dikkate alarak sonuca ulaştığını açıkça belirtmesi yeterli. Zaten yargılanması tamamlanan bir kararda, bu kadar uzun yazmaya gerek var mı? Birkaç sayfa halinde sadece kararın, delillerini ve gerekçesini sarih şekilde ortaya koymak yeterli. Ancak mesele üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Sorun da burada başlıyor zaten. Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin tarihi çağrısına, olumlu yanıt verdi. Örgütün silah bırakması yönünde tarihi bir çağrıda bulundu. PKK’nın dağ kadrosu da bu çağrıya uyarak, silah bıraktıkları yönünde değerlendirmede bulundu. Bu kapsamda en doğal olanı nedir? Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın vakit kaybedilmeksizin tahliye edilmeleri. Ancak yaşanan bu kadar tarihi çağrıya ve adıma karşı, bir mahkemenin Kobani olaylarından dolayı 32 bin sayfa gerekçeli karar açıklaması iyi niyete matuf bir adım değildir.
Son olarak 32 bin sayfalık gerekçeli kararı bazı temel sorunları da beraberinde getiriyor. Bunlardan ilki, erişilebilirlik ve anlaşılabilirlik. Bu madde ışığında, davada hakkında karar verilen sanıkların ve avukatlarının “Kendi davalarına ilişkin kararı anlayabilmesi” gerekir ilkesiyle açıkça çelişiyor. Ne savunma yapacak avukatlar ne de sanıklar, ne de denetleyici kurumların bu hacimdeki bir metni sağlıklı biçimde inceleyebilmesinin imkanı bulunmamakta. Daha da vahim olanı, bu çapta bir gerekçeli karar, yargının şeffaflığına gölge düşürür. Kaldı ki, Avrupa’da hukuk normlarının konuşulduğu ortamlarda, bu karara açıkça gülünüp geçiliyor. Hatta bazı hukukçular, “32 bin sayfa gerekçeli karar mı olur?” diyerek şaşkınlığını belirtiyor. Bana kalsaydı, sanıkların sayısıyla eşdeğer olarak, maksimum 50 sayfa bu dava için yeterliydi? Çünkü davanın siyasi olduğu aşikar olduğu için, yargıçların bu kadar vakit kaybetmeleri bana çok anlaşılır gelmedi.
USÜL, ESASA FEDA EDİLDİ
Diğer bir eleştiri konusuysa, usulün esasa feda edilmiş olmasıydı. Aşırı uzun gerekçeli kararlar, kamuoyu nezdinde, mahkemelerin meseleyi özünden saparak, usulü bir kalkan haline getirdiğini düşündürür. Mesele bana ve çevreme öyle geldi. Lafı uzatmanın manası var mı? Dünyanın en iyi kitap kurtları bile bu çapta bir metni okumak istemez. Hele ki, yazılan her bir karara hukuki bir gerekçe yazılmak isteniyorsa, metnin okunma oranı da düşer. İşte burada akıllara tek bir düşünce geliyor o zaman. Kararın esasına dair zayıf noktalar, gereksiz ayrıntı ve tekrarlarla gizlenmeye çalışıldığı algısını ortaya çıkarır. İşte bu da bir hukuk tekniği değil, adaletin geciktirilmesi ve gizlenmesinden başka bir anlam ihtiva etmez.
Uzun ve karmaşık gerekçeli kararlarla, temyiz hakkı fiilen engellenmiş oluyor. Yani, gerekçeli kararın bu denli hacimli olması, Yargıtay aşamasında dosyanın makul sürede ve sağlıklı biçimde incelenmesini neredeyse imkânsız kılacağı için, üst mahkemeden sağlıklı ve hukuki bir kararı beklemek de hata olur zannımca. Bu tarz hukuksuz adımlar, sanıkların etkili bir temyiz hakkı kullanmaları zorlaşır. Bu adımda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma ilkesiyle de açıkça bağdaşmaz. Şayet, Türk yargısı bu yöndeki kararı onarsa, AİHM mutlak olarak, Türkiye’yi etkin bir yargılama yapmadığı ve makul bir sürede savunma hakkı vermediği iddiasıyla mahkum eder. Kaldı ki, Selahattin Demirtaş’ın malum davada tahliye edilmesi yönünde, AİHM’in kapı gibi kararı mevcut. Benden hatırlatması.
Son olarak şunun altını çizmek gerekiyor. Bir gerekçeli kararın binlerce sayfa olması onun “hukuki derinliğini” değil, çoğu zaman belirsizliği, savunmaya kapalı yapısını ya da siyasi yönlendirme ihtimalini akıllara getirir. Türkiye’nin tanınmış iki siyasetçisinin yargılandığı bir davada, siyasal etkileri olan bir toplumsal olayla ilgili, mahkemenin daha da titiz ve ölçülü davranması gerekirdi. Üzülerek söylemem gerekirdi, 32 bin sayfalık gerekçeli karar, adaletin tecellisini sağlamaktan çok, ona olan güveni zedeleyen bir sembol haline gelmiştir. Hukuk, sadelikte güç bulur; karmaşada değil. Bu hukuksal kavramı Türk yargıçlarının bilmemesi mümkün değil. Umarım bu gerekçeli kararın altına imza atan yargıçlar, yıllar sonra verdikleri karar ya da yazdıkları gerekçeli karardan dolayı pişmanlık duymazlar.