(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türkiye çok ciddi bir süreçten geçiyor. Bir yanda Meclis çatısı altında, terörün sona erdirilmesi için milletvekilleri beyin fırtınası yapıyor. Diğer yanda ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) HDP’nin eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi yönündeki kararına rağmen, hâlâ “düşünmeye devam ediyoruz.”
Oysa malumun ilanı ortada: AİHM kararı bağlayıcıdır. Selahattin Demirtaş, bekletilmeden tahliye edilmelidir. Sadece o değil, siyasi nitelikli tüm tutuklular özgür bırakılmalıdır. Çünkü hukuk bunu gerektirir.
Ne var ki, Türkiye’de hukuk sadece kanunlardan ibaret değil. Yargı hâlâ “düşünmeye” devam ediyor. Üstelik MHP lideri Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da Demirtaş’ın tahliyesine açıkça yeşil ışık yakmışken, bu bekleyişin nedeni anlaşılır değil.
Atalarımız “Uzaklardan kavalın sesi hoş gelir” demiş. Bazen bana da maval anlatmak hoş geliyor. Ben hukuka ve demokrasiye inanan bir yurttaş olarak, yasaların her şeyin üstünde olduğuna inanırım. Devleti yöneten siyasetçilerin ve bürokratların da bunu kendilerine görev bilmesini isterim. Kimseyi açıkça suçlayamam, masum da ilan edemem. Bu, benim görevim değil. Ancak yargı bir karar vermişse, kimsenin buna daha fazla direnmesinin anlamı yoktur. Ortada bağlayıcı bir Demirtaş kararı varken, birilerinin bunu görmezden gelmesine vicdanım el vermiyor.
Neden bunları söylüyorum biliyor musunuz? Çünkü bir dönem başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AK Partililer de benzer hukuki süreçlere maruz kaldılar. O dönem yargı içindeki belli çevrelerin baskılarıyla zor günler yaşandı. AK Parti kapatılmaktan kıl payı kurtuldu.
ERDOĞAN’IN SÖZLERİ UMUT IŞIĞI OLMUŞTU
2007’den 2010’a kadar süren Ergenekon, Balyoz ve 28 Şubat soruşturmaları, büyük tepkileri beraberinde getirdi. İşte o dönemde Başbakan Erdoğan, “Bu dalgalar milleti boğuyor” diyerek bir gerçeğe dikkat çekmişti. Yargı ve medya eliyle yürütülen operasyonların sadece belli bir kesimi değil, bütün toplumsal vicdanı baskıladığını vurgulamıştı. O söz, o günün Türkiye’sinde nefes almak isteyenler için bir umut çınlamasıydı.
Erdoğan o gün haklıydı. Vatandaşlar her sabah yeni bir operasyon dalgasıyla uyanıyor, “Yarın benim kapım çalınır mı?” diye korkuyordu. Sokaktaki sade vatandaş bile “Beni dinliyorlar” diyerek yaşadığı trajediyi anlatıyordu. Erdoğan o tek cümlesiyle bu atmosferi dağıttı. “Bu dalgalar milleti boğuyor” diyerek toplumun büyük bir kısmının desteğini kazandı.
Ama o dereden çok sular aktı, azizim… Ne acıdır ki, aynı kelimeler bugün yeniden anlam kazanıyor; bu kez aynanın diğer tarafından.
Bugün yapılan operasyonlar, isimler değişse de, ruh olarak o günküne çok benziyor. Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere muhalefetin sembol isimlerine yönelen bu dalgalar, hukukun değil siyasetin köpükleriyle kabarıyor. “Adalet” kelimesi bir kez daha, bir tarafın silahı, diğer tarafın kâbusu haline geliyor. Ve tıpkı 28 Şubat’ta olduğu gibi, bir kesim suskun… Çünkü sanıyorlar ki dalgalar sadece başkalarını boğuyor.
Bir gün bir siyasi partinin belediye başkanları ve çalışanları gözaltına alınıyor; ertesi gün muhalif olduğu iddia edilen gazeteciler sabahın erken saatlerinde evlerinden alınıp emniyete götürülüyor. İfadeleri alınıp serbest bırakılıyorlar. O zaman insan sormadan edemiyor: “Madem bırakacaktınız, neden telefonla davet etmediniz?”
Keşke trajedi burada bitse… Bu kez de toplumun sevdiği sanatçılar sabah vakti kapıları çalınarak gözaltına alınıyor. Gerekçe: “Uyuşturucu kullanmak, satmak veya aracılık etmek.” Ancak alınan kan örneklerinin çoğunda hiçbir bulguya rastlanmıyor. O zaman soruyorum: Bunu yapanlar gerçekten hukuk eğitimi almış mı? Bu kadar insanı zan altında tutmak, yargıya yakışır mı?
HER OPERASYON, GELECEĞE YAPILAN BİR ZARAR
Türkiye her operasyonda biraz daha kendi geleceğini kaybediyor. Her gözaltı, sandıkta çözülemeyen tartışmaları mahkeme koridorlarına taşıyor. İktidar, güvenliğini hukukun zırhında değil, yargının sopasında arıyor. Bu, tarihin en eski yanılgısıdır: Dalgayı yönetenin, sonunda dalga tarafından yutulacağını unutmak.
Bugün İmamoğlu’na yönelik baskı, sadece bir kişiye değil, yerel demokrasinin tamamına açılmış bir savaştır. Avrupa’da bu operasyonlar, yolsuzluk veya rüşvet değil; Erdoğan’ın rakibine yönelik siyasi hamleleri olarak algılanıyor. Eğer İmamoğlu ve ekibi suçluysa, o zaman davaları canlı yayınlayın; hem içeride hem dışarıda bu algıyı ortadan kaldırın. Aksi halde her gün yeni bir gözaltı dalgası, tek başına hiçbir anlam taşımıyor.
90’LARIN POSTMODERN VESAYETİNDEN POST-HUKUK VESAYETİNE
CHP’li belediyelere atanan müfettişler, medyaya sızdırılan “yolsuzluk dosyaları”, yargı üzerinden yürütülen itibarsızlaştırma kampanyaları… Hepsi, 1990’ların postmodern vesayetinden bugünün post-hukuk vesayetine evrildi. Artık brifingler karargâhlarda değil, televizyon stüdyolarında veriliyor. Susturulanlar sadece siyasetçiler değil; toplumun kendine inanma kudreti de beraberinde susturuluyor.
Erdoğan’ın o yıllarda haklı bir isyanla söylediği “Bu dalgalar milleti boğuyor” sözü bugün tersinden yankılanıyor:
Dalgayı şimdi kimler yönetiyor, kimler boğuluyor?
Bu ülke defalarca aynı oyunu izledi. Her defasında farklı aktörler, ama aynı senaryo: “Milli güvenlik”, “yolsuzluk”, “terörle irtibat” bahanesiyle muhalefeti sindirme çabası…
Sonunda ne refah geldi, ne huzur. Sadece yorgun bir millet ve boşalmış bir demokrasi kaldı.
Eğer bir iktidar, varlığını korumak için sürekli dalgalar yaratıyorsa, deniz çoktan çekilmiştir aslında. Geriye kalan sadece yaklaşmakta olan bir tsunami sessizliğidir.
Artık gözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’da. Eminim ki Sayın Cumhurbaşkanı ve AK Parti’nin üst düzey kurmayları da bu süreçten memnun değiller. Zira her konuda konuşan partili isimler, konu yargı olunca sessizliğe bürünüyor.
Medyadaki kimi isimler ise bu sessizlikte, kendi testilerini doldurmakla meşgul. Ama farkında değiller: Onların testisi dolarken, milletin testisi boşalıyor.























