(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türkiye’de kadrolaşma iddiaları yıllardan beri süre gelir. Hangi siyasi parti iktidara gelmişse, haliyle kendi siyasi görüşüne uygun kişileri farklı kadrolarda görevlendirir. İktidarın devam ettiği yıllarda da, bu yanlış uygulama bir anda unutulur gider. Türk kamuoyu kadrolaşma ifadelerini ilk kez açıktan CHP’li eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay’ın bakanlık döneminde yaptığı konuşmayla şahit olmuştu. 1991-1995 yılları arasında DYP-SHP Koalisyon Hükümetleri döneminde Adalet Bakanlığı görevlerinde bulunan Moğultay, şu açıklamalarıyla kadrolaşmayı makul görmüştü: “Seyfi Oktay zamanında 2 bin civarında hakim alındı. Benim zamanımda da bin civarında hakim alındı. Toplam 3 bin hakim alındı. Bu örgüte kadro vermeyecekler kime verecekler? MHP’ye mi verecekler? Yapılacak en akıllı hareket kendi devr-i iktidarında örgütleneceksin, kadrolaşacaksın. Bu kadrolar günün birinde gelecek senin yolunu açacak.”
Evet, en acı cümle de şurada gizli: Bu kadrolar günün birinde gelecek senin yolunu açacak. Aslında burada eski Adalet Bakanı, görev verdiği hakim ve savcılardan verdiğinin karşılığını açıktan istiyordu. Ama ne mi oldu? Artık kimse eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay’ın adını da anmıyor, siyasi görüşünü de. Ne var ki, skandal cümleleri her kadrolaşma skandalında yeniden gündeme geliyor. Gelmeye de devam edecek.
Bir hukukçu olarak canımı en fazla acıtan, yargının sürekli kadrolaşma ve siyasi tarafgirlikle anılması. Yargıçlar bağımsız olmalı. Ondan dolayıdır ki, cübbelerinin önünde düğme olmaz. Yargıç, şüphelinin siyasi görüşü, siyasi bağlantıları, dini, inancı ve mezhebi ile asla ilgilenmez. Onu sadece deliller ilgilendirir.
Ama Mehmet Moğultay döneminin skandalı tam unutuldu derken, önceki gün skandal bir açıklama daha geldi. Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir, Türkiye’de yıllardır tartışılan siyasi kadrolaşma meselesini yeniden gündeme taşıdı. Ağdemir, son iki yıllık çalışma dönemlerinde baroya kayıtlı 70 avukatın hâkim ve savcı olmasına katkı sağladıklarını belirterek, “Bizler referans olduk, bakanlıklarla görüştük. Sağ olsunlar bize o anlamda da bakanlık bir ayrıcalık tanıdı” ifadelerini kullandı.
Bu yazı kaleme alınırken, bu sözlerle ilgili siyasi iktidardan hiçbir yalanlama gelmedi. Haliyle bu değerlendirme yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’i çok bağlamıyor. Ancak kendisinden önceki Adalet Bakanları, bu değerlendirmenin açık muhatapları. Bekir Bozdağ, Abdulhamit Gül ve Yılmaz Tunç’un Ağdemir’e mutlaka bir cevap vermesi gerekiyor. Çünkü kamuoyu bunu kendilerinden bekliyor. Bununla birlikte Adalet Bakanı Gürlek de, bakanlık personeliyle bu konuyu masaya yatırsa iyi olur.
Bir ülkede hâkim ve savcıların nasıl seçildiği, yalnızca bir personel meselesi değil, hukuk devletinin geleceğiyle ilgili temel bir sorundur açıkçası. Çünkü adalet, sadece kanunların uygulanmasıyla değil, o kanunları uygulayanların bağımsızlığına ve tarafsızlığına duyulan güvenle ancak ayakta kalır. Bu sınırın doğru çizilmesi, hukuk devletinin temel şartlarından biridir. Hatta en önemlisidir. Bir ülkede yatırımcısından düşünce kuruluşlarına, dış ülkelerle diplomatik ve siyasi ilişkilerin süreklilik arz etmesinin temelinde de hukuk ve yargının bağımsızlığı vardır.
ANAYASA’NIN 70. MADDESİ NE DİYOR?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 70. maddesi son derece açıktır: “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” Anayasanın bu hükmü, kamu görevlerine girişte yalnızca bireylerin hakkını korumaz; aynı zamanda devletin tarafsız davranma yükümlülüğünü de ortaya koyar. Kısacası kamu görevlerine alınırken esas alınması gereken ölçüt, adayın siyasi yakınlığı, kişisel ilişkileri veya herhangi bir kurumun yönlendirmesi değil, görevin gerektirdiği niteliklerdir.
Anayasanın bu kadar açık bir hükmünün olduğu bir noktada, Baro Başkanı Gökhan Ağdemir’in değerlendirmelerini nereye koyacağız. KPSS sınavında dereceye giren ancak mülakatla elendiğini iddia eden onlarca vatandaşa siyasi iktidar nasıl bir cevap verecek acaba? Hatta Bakanlığın ilgili baroya kadro verdiği iddiası ise açıktan bir suç ikrarı. Adalet Bakanlığı’nın acilen ilgili avukat hakkında işlem yapması, muhalif gruplarının da baronun referansıyla hakim ve savcı olan yargı mensuplarını acilen tespit etmesi gerekiyor. Çünkü burada açıkça bir çıkar ilişkisi doğmuştur. Baro kanalıyla yargıya adım atan yargıçlarının, hangi kararları verip vermedikleri de ayrı bir tartışma konusu olması gerekir bana göre.
HANGİ HÂKİM VE SAVCILAR, BARO KANALIYLA YARGIÇ OLDU?
Bunun yanında, eğer bu referans meselesi yalnızca adayın mesleki başarısını ilgili makamlara duyurmakla sınırlıysa, bu durumun hukuki değerlendirmesi farklıdır. Buna karşılık referansın sınav, mülakat, değerlendirme veya atama sürecinde ayrıcalık yaratması, eşitlik ve liyakat ilkeleri bakımından ciddi hukuki sorunlar doğurabilir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de kamu hizmetine girme hakkının sınırlandırılmasında Anayasa’nın 13. ve 70. maddelerinin gözetilmesi gerektiğini, görevin gerektirdiği niteliklerin dışındaki ölçütlerin esas alınamayacağını vurgulamakta.
Bu nedenle Gökhan Ağdemir’in açıklamalarından hareketle doğrudan bir hukuka aykırılık sonucuna varmak mümkün değildir. Bunun için adayların hangi usulle seçildiği, referansların sürece nasıl yansıdığı ve ilgili mevzuatın uygulanıp uygulanmadığı incelenmeli.
Ancak kamuoyunun şu soruyu sorması son derece meşrudur: Hâkim ve savcı adaylarının başarısını belirleyen ölçüt nedir: Sınav sonuçları ve mesleki yeterlilik mi, yoksa karar vericilere ulaşabilen referanslar mı? Şayet iktidar cephesi bu iddiaları net bir dille yalanlamazsa, kamuoyunun kafasında soru işaretleri artarak devam edecektir.























