(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
27 Mayıs 1960, Türkiye’nin modern tarihinde bir kırılma noktasıdır. Demokrat Parti’nin (DP) on yıllık iktidarını sona erdiren askeri darbe, sadece bir hükümeti devirmekle kalmadı; aynı zamanda toplumun devletle, siyasetle ve kendiyle ilişkisini derinden sarsan bir sürecin fitilini ateşledi. Bu olay, mitolojik tanrı Kronos’un kendi çocuklarını yemesi gibi, Türkiye’de devletin ve toplumun kendi evlatlarını yok eden bir anlayışın sembolü haline geldi.
Bu çerçevede Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor” sözü, Türkiye’nin toplumsal ve bireysel dinamiklerini anlamak için çarpıcı bir çerçeve sunar.
27 Mayıs 1960 darbesi, yalnızca bir siyasi partiyi hedef almıyordu; aynı zamanda halkın iradesine karşı bir başkaldırıydı.
DP, 1950’de halkın ezici desteğiyle iktidara gelmiş, köylüsüyle, işçisiyle, esnafıyla geniş bir toplumsal tabana hitap etmişti. Ancak, elitler arasındaki gerilim, bürokrasinin ve ordunun “devleti koruma” adına müdahale alışkanlığı, halkın seçtiği liderleri alaşağı etti. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamları, sadece üç insanın trajedisi değil, aynı zamanda bir milletin kendi iradesine vurduğu bir darbeydi.
Bu olay, sosyolojik olarak “devletin kutsallığı” anlayışının toplumun iradesinin önüne geçtiği bir momentti. Osmanlı’dan miras kalan “devlet baba” kavramı, Cumhuriyet döneminde modern bir kılığa bürünerek, askeri ve sivil bürokrasinin halkı “cahil” görerek onun adına karar verme hakkını kendinde bulduğu bir ideolojiye dönüştü. 27 Mayıs, bu anlayışın ilk büyük tezahürüydü. Ancak, bu yalnızca bir başlangıçtı; sonraki yıllarda bu anlayış, farklı biçimlerde kendini yeniden üretti.
27 Mayıs, Türkiye’nin “kendi çocuklarını yeme” ritüelinin yalnızca ilk sahnesiydi. 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 postmodern darbesi bu anlayışın farklı yüzlerini ortaya koydu. Her bir müdahale, “devleti koruma” gerekçesiyle yapıldı; ancak her biri, toplumun bir kesimini ötekileştirdi, yok etti ya da susturdu. 12 Eylül’de sağcılar ve solcular, 28 Şubat’ta dindarlar hedef alındı. Ancak asıl mağdur, her zaman toplumun kendisi oldu.
Sosyolojik açıdan bu süreç, toplumun farklı kesimlerinin “öteki” olarak damgalanarak devletin hedef tahtasına oturtulmasını içeriyor. Pierre Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramı burada anlam kazanıyor: Devlet, kendi meşruiyetini korumak için belirli grupları “tehlike” olarak kodlayarak, onlara karşı fiziksel ve sembolik şiddet uyguladı. Bu, sadece bireylerin değil, toplumun kolektif hafızasının ve güveninin de yok edilmesi anlamına geldi.
Kendi çocuklarını yiyen anlayış, sadece devletle sınırlı kalmadı; toplumun kendisi de bu döngüye katıldı. 27 Mayıs’tan sonra oluşan kutuplaşmalar, sağ-sol, dindar-laik, Türk-Kürt gibi kimlik çatışmalarını körükledi. Her darbe, bir kesimi “vatan haini” ilan ederken, diğerini geçici olarak “makbul” kıldı. Ancak bu makbullük, hiçbir zaman kalıcı olmadı. Bugün bir kesim alkışlanırken, yarın aynı kesim “tehlike” olarak görüldü.
Bu süreç, sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramıyla açıklanabilir. Türkiye’de modernite, sabit bir kimlik ya da ortak bir değerler sistemi üretemedi. Bunun yerine, sürekli değişen “düşman” tanımları ve geçici ittifaklarla şekillenen bir toplumsal yapı ortaya çıktı. Bu akışkanlık, toplumun kendi evlatlarını yemesini kolaylaştırdı; çünkü kimse kalıcı bir güven ya da aidiyet duygusu geliştiremedi.
Bugün, 27 Mayıs’ın üzerinden 65 yıl geçmiş olsa da “kendi çocuklarını yeme” anlayışı farklı biçimlerde devam ediyor. Siyasi kutuplaşma, sosyal medya linçine dönüşen “öteki” damgalamaları, toplumsal barışın önündeki en büyük engellerden biri.
Herkesin “vatanseverlik” adına diğerini suçladığı bir ortamda, ortak bir gelecek inşa etmek zorlaşıyor.
Bu anlayışın kırılması, ancak tarihle yüzleşmekle mümkün. 27 Mayıs’tan günümüze kadar her bir travmatik olay, toplumun kolektif bilincinde bir yara açtı. Bu yaraları sarmak için, devletin “kutsal” statüsünü sorgulamak, halkın iradesini merkeze almak ve farklı kimliklerin bir arada yaşama iradesini güçlendirmek gerekiyor.
Gabriel García Márquez’in dediği gibi, “İnsanlar kendi tarihlerini yazmaz, ama yazılmış tarihlerini değiştirebilir.”
Türkiye, 27 Mayıs’tan bugüne kendi çocuklarını yiyen bir anlayışın gölgesinde yol aldı. Ancak bu gölge, kader değil. Toplumsal barış, adalet ve özgürlük için, kendi evlatlarını kucaklayan bir anlayışa ihtiyacımız var. Bu, sadece tarihsel bir muhasebe değil, aynı zamanda sosyolojik bir dönüşüm gerektiriyor. Kendi çocuklarını yiyen Kronos’un lanetinden kurtulmak, ancak birbirimize sarılarak mümkün olacak.






















