(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye, son aylarda art arda yaşanan skandalların ve krizlerin gölgesinde sabahlıyor. Askeri operasyonlarda yaşanan ihmallerden muhalefete yönelik baskılara, kamu yönetiminde liyakat yerine sadakatin ön planda olduğu bir tablo gittikçe belirginleşiyor. Her biri ayrı ayrı ciddi soru işaretleri doğuran bu olaylar, kamuoyunda “ne zaman sorumluluk alınacak?” sorusunu güncelliyor.
METAN GAZI FACİASI: BİR MAĞARADA 12 CAN
Kuzey Irak’ta sürdürülen Pençe-Kilit Operasyonu kapsamında, 6-7 Temmuz 2025 tarihlerinde bir mağarada görevli 19 askerin metan gazına maruz kalması sonucu 12’si hayatını kaybetti. Olayın ardından yapılan açıklamalarda, mağaranın PKK tarafından hastane olarak kullanıldığı, içeride yüksek oranda metan gazı biriktiği bildirildi. Ancak uzmanlar, böylesi riskli alanlara girilmeden önce gaz ölçümü ve koruyucu ekipmanla hareket edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu ölümlerin önlenebilir olduğu görüşü kamuoyunda giderek yaygınlaşıyor.
Milli Savunma Bakanlığı olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıklasa da benzer kazaların geçmişte de yaşanmış olması devletin ders çıkarmakta yetersiz kaldığını düşündürüyor. Askeri planlamada güvenlik, sadece terör tehdidine karşı değil, çevresel risklere karşı da sağlanmalı.
DİSİPLİN ADI ALTINDA SKANDAL CEZA
İskenderun’da görev yapan iki askerin yüksek ateş ve organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiği olayda ise iddialar daha da çarpıcı. Firar eden birkaç asker yüzünden tüm bölüğün ceza olarak saatlerce güneş altında bekletildiği ve su verilmediği öne sürülüyor. Askerî disiplinin bu şekilde, topluca cezalandırmaya dönmesi ve sonuçlarının ölümcül olması kabul edilebilir değil.
Milli Savunma Bakanlığı burada da “tıbbi müdahale süreci gecikmedi” dese de olayın ardındaki sistematik hatalar sorgulanmıyor. Ne gariptir ki, iki olay da benzer bir zaman aralığında yaşandı ancak kamuoyunun tepkisiyle karşılaşana kadar yetkililerden ciddi bir açıklama gelmedi.
SAHTE DİPLOMALAR, LİYAKATIN YİTİMİ VE BÜROKRATİK ÇÜRÜME
Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen sahte diploma skandalında, bazı kamu personelinin sahte belgelerle yüksek unvanlar ve makamlar kazandığı ortaya çıktı. Dijital sistemlerin güvenliği, denetim mekanizmalarının yetersizliği ve liyakat yerine torpilin teşvik edilmesi, bu çürümüşlüğün temelini oluşturuyor.
Devlet kurumlarında güvenin bu denli zedelenmesi, yalnızca bürokrasiye değil, vatandaşın tüm kamu yapısına olan inancına da zarar veriyor. Skandala ilişkin yargı süreçlerinin ne kadar şeffaf yürütüldüğü ise hâlâ soru işareti.
BASINA VE MUHALEFETE SUSTURMA OPERASYONLARI
Gazetecilerin, üniversite öğrencilerinin ya da sanatçıların attıkları bir tweet nedeniyle hapse atılması artık sıradanlaştı. Esila Ayık isimli genç bir kadın, bir gösteride “diktatör” yazılı pankart taşıdığı gerekçesiyle tutuklandı. Kronik kalp ve böbrek hastası olan Ayık, cezaevinde ilaçlarına erişimde gecikmeler, odasında ödem oluşumu, hijyen ürünlerine erişimin yetersizliği gibi sağlık açısından son derece elverişsiz koşullara maruz kaldı. İstanbul Tabip Odası’nın “cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen tutukluluğu sürdü.
Muhalefet partilerine yönelik baskılar da artmış durumda. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, hakkında açılan dava sonucunda hapis cezası aldı. CHP’li belediye başkanları hakkında ardı ardına gelen gözaltılar, yolsuzlukla mücadeleden çok, siyasi tasfiye operasyonu olarak görülüyor. Siyasi eleştiriler, giderek adli soruşturmaya dönüşüyor.
EĞİTİM SİSTEMİNDE GÜVEN KRİZİ: LGS İDDİALARI
Henüz tam anlamıyla aydınlatılmayan bir diğer konu ise LGS sürecinde yaşanan şaibeler. Bazı illerde sınav kitapçıklarının erken ulaşması, öğrenci sıralamalarında beklenmeyen dalgalanmalar ve bazı okullara yönelik kontenjan tartışmaları, eğitimde adalet algısını ciddi biçimde zedeliyor.
Milli Eğitim Bakanlığı ise konuyla ilgili yalnızca teknik açıklamalarla yetiniyor. Halbuki toplumun en hassas olduğu alanlardan biri olan eğitimde, açıklıktan ve güven tesisi sağlamaktan başka bir yol yok.
SESSİZLİK, NORMALLEŞME VE ALIŞKANLIK TEHLİKESİ
Tüm bu yaşananlar, yalnızca olayların kendisiyle değil, devletin refleksiyle de sorgulanmalı. Sıklaşan skandallar karşısında “bir şey değişmez” anlayışının yaygınlaşması, toplumun tepkisizleşmesini beraberinde getiriyor. Bu ise, hesap vermeyen bir yönetim yapısının giderek kökleşmesine zemin hazırlıyor.
Türkiye, liyakatin, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin en çok ihtiyaç duyulduğu bir dönemde. Ancak her yeni skandalın üzerine yenisi eklenirken, kamu yönetiminde adeta “sorumluluk almama alışkanlığı” oluşmuş durumda. Devletin asli görevi yalnızca kriz anında değil, kriz çıkmadan önce önlem almak; vatandaşın güvenini sarsan yapısal sorunları gidermek olmalı.























