(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
‘Penaltı’ kelimesinin futboldaki anlamı ceza vuruşu. Ancak bazen de yenişemeyen iki takımın kazananını belirlemek için karşılıklı penaltılar atılır. Bu bir yönüyle acımasız yöntem. En son dün akşam bazı futbolcuları üzdü. Evet taraftarlar da üzüldü ama onlar zaten eninde sonunda üzülecekti. Ben penaltı kaçıran oyucunun omzundaki yükten bahsediyorum.
Futbol bazen sana her şeyi verir. Sonra durur. Bakar. Ve geri alır. Dün gece Macaristan’ın başkenti Budapeşte’deki Puskas Arena’da oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde olduğu gibi. Arsenal ve Paris Saint Germain, Budapeşte’deki Puskas Arena’da oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde kozlarını paylaştı. Havertz’in golüyle 1-0 öne geçen Arsenal, Dembele’nin penaltısına engel olamadı. Normal süre ve uzatma devreleri 1-1 sona eren karşılaşmada sonucu penaltılar belirledi. Paris Saint Germain, üst üste 2. kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.
Bir rüya, bir inanç, bir “belki bu sefer” hissi. 6. dakikada Kai Havertz’in attığı golle 1-0 öne geçen Arsenal, 65’te Dembele’nin penaltı golüne engel olamadı. Normal süre ve uzatma devreleri 1-1 sona eren karşılaşmada sonucu penaltılar belirledi. Penaltı atışları, Paris Saint Germain taraftarlarının olduğu kaleye atıldı. Mikel Arteta yönetimindeki Arsenal, 5 penaltının 3’ünü, Luis Enrique’nin çalıştırdığı Paris Saint Germain ise 5 penaltının 4’ünü gole çevirerek üst üste 2. kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.
Futbolda penaltı atışı, sahadaki on bir adamın değil, tek bir insanın yalnızlığıdır. On bir metre yol. bir top, bir file Ve bir kaleci. Ama gerçekte o on bir metrede yürürken omuzlarında taşıdığın şey çok daha ağırdır: bir takımın umudu, bir milyon seyircinin nefesi, ter döktüğün sahalar.
Ayakkabının çimlere bastığı o an, insan kendini hem çok güçlü hem de inanılmaz derecede küçük hisseder.
Ve top kale dışına gidince…
Dünya durmuyor. İşte o yüzden bu kadar acı veriyor. Karşı takımın yedek kulübesindeki oyuncular kaleciyi kucaklamaya koşuyor. Takım arkadaşları birbirine sarılıyor. Sen ise formanı yüzüne kapatıp bir heykel gibi duruyorsun. Bacakların seni taşımıyor ama değil — aslında taşıyor. Beyin taşımıyor. Çünkü beyin, o anı tekrar tekrar oynuyor. “Sola mı atsaydım? Daha sert mi?” Sorular bitmez. Cevaplar gelmez.
Kasten kaçırmasan da suçlayıcı bakışların hedefi olursun. Futbolun zalimliği tam da burada: hata ile trajedi arasında yalnızca bir milimetre vardır. O gece eve dönerken şampiyonluk kutlamaları şehrin her köşesini saracak. Sen ise kulaklıklarını takıp otobüsün en arka koltuğuna geçeceksin. Bakmayacaksın. Bakamayacaksın. Ama yarın sabah kalktığında yeniden orada olacaksın. Çünkü bu oyunu seven insanlar, kırılmayı da öğrenmişlerdir.
Penaltı kaçırmak bir son değil. Belki de futbolda en cesur şey, kaçırdıktan sonra tekrar koşmaya başlamaktır.





















