(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’nin uzun yıllar boyunca “lokomotif sektör” olarak gösterdiği tekstil, bugün bir çöküş hikâyesine dönüşüyor.
Yalnızca birkaç yıl önce ihracatta zirvede yer alan, milyonlarca kişiye iş sağlayan bu sektör artık kapanan atölyeler, üretimini yarıya indiren fabrikalar ve işsiz kalan on binlerce emekçiyle gündeme geliyor. ,
Üstelik tablo yalnızca küresel piyasa koşullarının değil, içerideki yanlış politikaların da bir sonucu. Sektörün alarm veren durumu ortadayken, karar vericilerin hâlâ “sabredin, düzelir” yaklaşımında ısrar etmesi tepkileri büyütüyor.
MALİYET KRİZİ: SESSİZLİĞE BÜRÜNEN YÖNETİCİLER
Üreticilerin en büyük derdi, hızla yükselen maliyetler. Enerji fiyatları her ay neredeyse yeni bir zamla karşılarına çıkıyor; hammaddeler dövize bağlı olduğu için ithalat maliyetleri sürekli artıyor. İşçilik maliyetleri de enflasyonun etkisiyle katlanırken, finansmana erişim neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Bankalar yüksek faizle kredi veriyor, hükümetin açıkladığı destek paketleri ise çoğunlukla kâğıt üzerinde kalıyor. Kısacası üretici üretmek istese de nefes alamıyor. Ancak tüm bu tabloya rağmen karar verici konumundaki yöneticilerden güçlü bir politika geliştirmek yerine yalnızca “sabredin, düzelir” açıklamaları geliyor. Oysa her geçen gün kapanan işletmelerin sayısı artarken, bu sessizlik sektörün geleceğini hızla karartıyor.
İHRACATTA DARALMA VE REKABET KAYBI
Türkiye’nin tekstil sektöründe en büyük avantajı uzun yıllar boyunca Avrupa’ya olan yakınlığıydı. Bu sayede lojistik maliyetler düşük kalıyor, teslimatlar hızlı yapılabiliyordu. Ancak artık bu avantaj tek başına yetmiyor. Çin, Bangladeş ve Vietnam gibi ülkeler düşük maliyetli üretimleriyle çok daha cazip hale geldi. Türk üretici ise artan maliyetler nedeniyle fiyat rekabetinde kaybediyor. Dahası, Avrupa Birliği’nin giderek sıkılaştırdığı sürdürülebilirlik kriterleri ve çevresel standartlara uyum sağlamakta ciddi zorluk yaşanıyor. Yıllardır bilinen bu dönüşüme karşı gerekli yatırımlar yapılmadı, hazırlık yapılmadı. Sonuç olarak, Türkiye’nin en büyük pazarı olan Avrupa’da Türk tekstilinin payı azalırken, rakipler hızla güç kazanıyor.
KRİZİN BEDELİNİ İŞÇİLER ÖDÜYOR
Darboğazın en ağır faturasını işçiler ödüyor. Fabrikalarda esnek çalışma adı altında güvencesizlik dayatılıyor, maaşlar ya geç ödeniyor ya da eksik yatırılıyor. İşten çıkarmalar artarken, sendikaların yaptığı uyarılar duymazdan geliniyor. Bir dönem “Türkiye’nin gurur kaynağı” olarak lanse edilen tekstil sektörü, bugün işçisine asgari yaşam koşullarını bile sağlayamaz hale gelmiş durumda. Patronlar küçülmeye gitmeyi “küresel rekabet” gerekçesiyle açıklarken, iktidar hâlâ sektörün stratejik öneminden bahsediyor fakat işçinin yaşadığı yıkımı görmezden geliyor. Eğer bu tablo değişmezse, yalnızca işletmeler değil, emekçilerin aileleri ve tüm sosyal hayat bundan derin yara alacak.
ÇIKIŞ YOLU VAR AMA SİYASET İRADE GÖSTERMİYOR
Tekstil Türkiye için hâlâ vazgeçilmez bir sektör. Hem istihdam açısından hem de dış ticaret fazlası yaratmasıyla ekonomi için stratejik bir değere sahip. Ancak bu sektörü ayakta tutmak için artık ucuz iş gücüne dayalı, düşük katma değerli üretim modelinden çıkmak şart. Markalaşma, teknolojiye yatırım, tasarım gücünü artırma ve sürdürülebilir üretim yöntemlerine geçiş olmadan bu krizin aşılması mümkün görünmüyor.
Ne var ki karar vericiler hâlâ günü kurtaran çözümlerle yetiniyor, uzun vadeli bir strateji ortaya koymaktan uzak.






















