(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Türkiye, Gazze’de yaşanan insani yıkıma karşı en sert açıklamaları yapan ülkeler arasında yer alıyor. Ancak kamuoyunun giderek daha yüksek sesle sorduğu bir soru var: “Hükümetin sözleriyle eylemleri ne kadar örtüşüyor?”
Filistin’e destek mesajlarıyla dikkat çeken Ankara’nın, İsrail ile ticari ilişkilerini uzun süre sürdürmesi ve bazı alanlarda bu ilişkilerin hâlen devam ettiği iddiaları, hükümete yönelik “ikiyüzlülük” eleştirilerini beraberinde getiriyor.
TEPKİLER ARTANA KADAR TİCARET DEVAM ETTİ
Gazze’ye yönelik saldırıların ardından Türkiye kamuoyunda büyük tepkiler oluştu. Ancak Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre, İsrail ile ticaretin tamamen durdurulması ancak 2 Mayıs 2024’te gerçekleşti. O zamana kadar Türkiye’den İsrail’e ihracat devam etti, bazı ürün gruplarında ticaret hacmi dikkat çekici ölçüde korundu. Hükümetin ticareti ancak kamuoyu baskısı karşısında askıya alması, samimiyetin sorgulanmasına neden oldu.
İŞBİRLİKLERİ BİTMEDİ İDDİASI: SAVUNMA VE SERMAYE ALANLARI
İktidara yakın iş çevreleriyle İsrailli şirketler arasındaki bağların sürdüğü iddiaları da gündemde. Savunma sanayiinde bazı modernizasyon projelerinde İsrail menşeli teknolojilerin kullanıldığı belirtiliyor. Enerji, teknoloji ve taşımacılık alanlarında da İsrailli firmaların Türkiye’de faaliyette olduğu biliniyor. Bu işbirliklerinin sessizce devam ettiği görüşü, kamuoyunda büyük bir çelişki olarak algılanıyor.
ÜÇÜNCÜ ÜLKELER ÜZERİNDEN DOLAYLI TİCARET Mİ?
Resmî ambargo kararına rağmen, İsrail’in Türkiye menşeli malları farklı ülkeler üzerinden almaya devam ettiği yönünde iddialar basına yansıdı. İsrail İstatistik Kurumu verileri, 2024 Haziran ve Temmuz aylarında Türkiye’den milyonlarca dolarlık ithalat yapıldığını gösteriyor. Bu rakamlar, yasaklara rağmen arka kapıların açık bırakıldığı şüphesini güçlendiriyor.
PROTESTOCULARA SERT MÜDAHALE
Bir diğer çarpıcı çelişki ise içeride yaşanıyor. Türkiye, dış politikada Filistin’e destek açıklamaları yaparken, sokakta bu desteği dile getiren vatandaşlara yönelik polis müdahaleleriyle gündeme geldi. Filistin yanlısı eylemlerde gözaltılar yaşanması, halkın “çifte standart” algısını pekiştiriyor.
SÖZLER GÜÇLÜ, EYLEMLER GÖLGE ALTINDA
Türkiye’nin Filistin politikasında izlediği çizgi, giderek daha çok eleştiriye konu oluyor. Sert açıklamalar, kamuoyunu tatmin etmezken; ekonomik ilişkiler, savunma işbirlikleri ve protestolara yönelik baskılar hükümete yönelik “tutarsızlık” ve “samimiyetsizlik” eleştirilerini artırıyor. Destek beyanlarıyla kamu vicdanı okşanıyor olabilir, fakat dış politika söylemi ile ekonomik ve diplomatik pratik arasındaki fark, Türkiye’nin inandırıcılığını zedeliyor. Bu tablo, yalnızca dış dünyada değil, hükümetin kendi tabanı içinde de sorgulanmaya başlandı.
ULUSLARARASI ARENADA ETKİSİZLİK ELEŞTİRİSİ
Türkiye’nin Filistin konusundaki duruşu, yalnızca iç politikada değil, uluslararası düzlemde de sorgulanıyor. Son aylarda Türkiye’nin Filistin lehine diplomatik kazanımlar elde edememesi, bazı çevrelerce “etkisiz diplomasi” olarak yorumlanıyor. Ankara, ne Birleşmiş Milletler düzeyinde ne de Arap Birliği gibi platformlarda somut adımlar atılmasını sağlayabildi. Uzun yıllardır dış politika söyleminde “bölgesel liderlik” iddiasında bulunan bir ülke için bu sonuç, önemli bir sorgulamayı beraberinde getiriyor.
SESSİZLİK VE YALNIZLIK: “KARDEŞ ÜLKELER” NEREDE?
Filistin meselesinde Türkiye’nin ne Azerbaycan gibi yakın müttefiklerinden ne de Katar ve BAE gibi zengin Körfez ülkelerinden güçlü bir diplomatik eşgüdüm sağlayabildiği görülüyor. Özellikle Azerbaycan’la “tek millet, iki devlet” vurgusu yapılan bir dönemde, Karabağ sürecinde Türkiye’nin verdiği desteğin bir benzerini Filistin için istememesi dikkat çekici. Bazı gözlemcilere göre bu durum, Ankara’nın yalnızca dış konjonktürün değil, aynı zamanda içerideki özgüven kaybının da sonucu.
STRATEJİK DERİNLİK Mİ, STRATEJİK DARALMA MI?
Türkiye’nin 2000’li yıllarda “bölgesel güç” olma iddiasıyla öne çıkan dış politikası, bugün çok daha sınırlı bir manevra alanına sıkışmış durumda. Katar ve BAE gibi geçmişte yoğun ilişkiler kurulan aktörlerle bile Filistin için güçlü diplomatik baskı oluşturulamaması, Türkiye’nin Arap dünyasındaki etkinliğini kaybettiği yorumlarına yol açıyor.
KAYNAKLARIN TÜKENMİŞLİĞİ: KENDİ EVLATLARINI YEMEK
Bir başka önemli eleştiri ise Türkiye’nin iç yapısıyla ilgili. Türkiye’nin ne teknoloji üretiminde ne de insan kaynağı planlamasında kendi potansiyelini yeterince değerlendirememesi, uzun vadede uluslararası krizlerde etkili olmasının önüne geçiyor. Yıllardır liyakat yerine sadakatin esas alındığı yapılar, bilim insanlarının ve nitelikli kadroların yurt dışına gitmesine yol açtı. Bu “beyin göçü”, Türkiye’nin dış politika krizlerinde sesini duyuracak kurumsal ve entelektüel kapasitesini zayıflattı.
TÜRKİYE GÜÇSÜZ MÜ, İKİYÜZLÜ MÜ?
Bütün bu tablo, kamuoyunda sıkça sorulan bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Türkiye dış politikada gerçekten güçsüz olduğu için mi sessiz kalıyor, yoksa gücü olduğu halde samimi bir duruş sergilemediği için mi “ikiyüzlü” olmakla eleştiriliyor?
Bu soru, sadece hükümet politikalarını değil, Türkiye’nin son yıllardaki kurumsal dönüşümünü, ekonomik bağımlılıklarını ve dış dünyadaki itibarını da sorgulamayı zorunlu kılıyor. Yanıtı ise yalnızca bugünün siyasetinde değil, uzun süredir ihmal edilen yapısal sorunlarda saklı.























