(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD Başkanı Donald Trump’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan Yemen’de Husilere karşı yürütülecek olası bir askerî müdahaleye destek isteyebileceğini açıklaması, Ankara’nın bölgesel güvenlik politikası açısından yeni bir tartışma başlattı. Trump’ın Erdoğan için “Bence kendisinden ne istersem yapacaktır” sözleri, Washington’ın Türkiye’den beklediği desteğe ilişkin mesajı öne çıkarırken, Yemen’deki çatışmanın Suudi Arabistan’ın güvenliğini aşarak uluslararası ticaret ve enerji piyasalarını da etkileyen daha geniş bir krize dönüşme riskini gündeme taşıdı.
Trump, Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını gerekçe göstererek Erdoğan’dan destek isteyebileceğini söyledi. ABD Başkanı, Husilerin petrol fiyatlarını yükseltmeye çalıştığını savunurken, grubun saldırılarını unutmayacağını da belirtti. Ancak Trump’ın açıklaması, Türkiye’nin Yemen’e asker göndermeye karar verdiği anlamına gelmiyor. Washington’dan gelebilecek olası bir talep ile Ankara’nın bu talebe vereceği yanıtın birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerekiyor.
Türkiye açısından mesele, yalnızca ABD ile ilişkiler çerçevesinde ele alınabilecek bir askerî iş birliği konusu değil. Yemen’de doğrudan çatışmaya katılmak, Ankara’nın Suudi Arabistan’la ilişkilerinden İran’la bölgesel dengelerine, askerî kaynaklarının kullanımından dış politikadaki hareket alanına kadar uzanan sonuçlar doğurabilir. Böyle bir kararın kapsamı, amacı ve hangi hukuki ya da siyasi çerçevede alınacağı belirleyici olacaktır.
Yemen’deki gerilimin arka planında, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları ile Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı üzerindeki kontrol mücadelesi bulunuyor. Reuters’ın aktardığı bilgilere göre Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı da hedef alan son saldırılarda en az 13 kişi hayatını kaybetti, 300’den fazla kişi yaralandı. Saldırılar, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarını artırırken, bölgedeki askerî hareketliliğin yeniden yoğunlaşmasına zemin hazırladı.
Babülmendep Boğazı’nın önemi ise Yemen sınırlarını aşan bir boyut taşıyor. Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan bu geçit, Asya ile Avrupa arasındaki deniz taşımacılığının önemli güzergâhlarından biri. Buradaki güvenliğin bozulması, gemilerin daha uzun rotalara yönelmesine, taşımacılık maliyetlerinin artmasına ve enerji sevkiyatında yeni aksaklıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimin de sürdüğü bir dönemde Babülmendep üzerindeki baskının artması, küresel ticaret açısından birbirini besleyen riskler yaratıyor.
Suudi Arabistan’ın Husilere karşı daha kapsamlı bir operasyon seçeneğini değerlendirdiğine ilişkin haberler de bu riskleri artırıyor. Reuters’ın 2 Ekim tarihli haberinde, Riyad’ın Babülmendep çevresindeki kontrolü yeniden sağlamaya yönelik sınırlı bir harekât ile Yemen’in farklı bölgelerini kapsayabilecek daha geniş bir operasyon üzerinde durduğu aktarıldı. Haberde Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a askerî teçhizat sağladığı, ancak müttefiklerin doğrudan çatışmaya katılmasının beklenmediği de belirtilmişti. Trump’ın son açıklaması, bu çerçevede Türkiye’nin mevcut desteğinin ötesinde bir rol üstlenip üstlenmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor.
Ankara’nın önündeki temel ayrım, Suudi Arabistan’ın savunmasına destek vermek ile Yemen topraklarında Husilere karşı doğrudan askerî harekâta katılmak arasında bulunuyor. Hava savunması, istihbarat, lojistik ve askerî teçhizat desteği, doğrudan muharip güç göndermekten farklı sonuçlar doğurur. Yemen’deki olası bir kara veya hava operasyonuna katılım ise Türkiye’yi çatışmanın taraflarından biri hâline getirebilir ve misilleme riskini artırabilir.
Türkiye’nin İran’la ilişkileri de bu hesaplamada önem taşıyor. Husiler, İran’la yakın ilişkileri bulunan bölgesel aktörlerden biri olarak değerlendiriliyor. Ankara’nın Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkı sunması ile İran’la doğrudan bir karşı karşıya gelişten kaçınması arasında hassas bir denge kurması gerekebilir. Üstelik Yemen’deki çatışmanın yerel siyasi ve askerî dinamikleri, dışarıdan yapılacak bir müdahalenin sonuçlarını öngörmeyi güçleştiriyor. Askerî harekâtın kapsamı genişledikçe, çatışmanın uzaması ve bölgesel aktörler arasındaki gerilimin derinleşmesi ihtimali de artabilir.
Trump’ın Erdoğan’a yönelik sözleri bu nedenle yalnızca iki lider arasındaki ilişkilere dair bir değerlendirme olarak okunmamalı. Açıklama, Washington’ın Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamaya yönelik çabalarında bölgesel ortakların daha fazla sorumluluk üstlenmesini isteyebileceğini gösteriyor. Bununla birlikte, Trump’ın Erdoğan’ın taleplerini yerine getireceği yönündeki ifadesi ABD Başkanı’nın kendi öngörüsüdür; Türkiye’nin karar alma sürecini veya Ankara’nın olası bir askerî talebe nasıl karşılık vereceğini tek başına ortaya koymaz.
Türkiye’nin Yemen politikasında asıl belirleyici olacak konu, askerî desteğin sınırlarının nerede çizileceği. Ankara, Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkı sunarken doğrudan savaşa katılmanın maliyetlerini ve bölgesel sonuçlarını da hesaba katmak zorunda. Trump’ın açıklaması bir asker gönderme kararını değil, böyle bir beklentinin gündeme gelebileceğini ortaya koyuyor. Bundan sonraki süreçte Türkiye’den gelecek resmî açıklamalar, olası askerî iş birliğinin kapsamı ve Suudi Arabistan öncülüğündeki operasyonun seyri, bu tartışmanın hangi yönde ilerleyeceğini belirleyecek.






















