(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD ve İsrail ile İran arasında süren savaş, yalnızca askeri ve diplomatik dengeleri değil, ekonominin en hassas alanlarından biri olan turizmi de doğrudan etkiliyor. Yaz sezonuna haftalar kala Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan tablo, sektörün jeopolitik gelişmelere ne kadar bağımlı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs, savaşın yarattığı belirsizlik dalgasını en erken hisseden destinasyonlar arasında yer alıyor.
TALEP NEDEN DÜŞÜYOR?
Turizmdeki yavaşlamanın temelinde doğrudan bir güvenlik tehdidinden çok “algı riski” yatıyor. Yunanistan’da ciddi bir güvenlik sorunu bulunmamasına rağmen rezervasyonların yavaşlaması, turist davranışlarının rasyonel hesaplardan ziyade psikolojik faktörlere bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Tatil planı yapanlar, savaşın seyrini görmek için beklemeyi tercih ediyor; bu da erken rezervasyon sistemine dayalı turizm ekonomisini zorluyor.
Kıbrıs’ta ise durum daha hassas. Coğrafi olarak çatışma bölgesine yakınlık ve askeri hareketlilik, ada üzerindeki risk algısını artırıyor. Özellikle İsrail pazarındaki daralma, zaten sınırlı pazar çeşitliliğine sahip olan Kıbrıs turizmi için ciddi bir kayıp anlamına geliyor. Avrupa’dan gelen turistlerin de benzer şekilde temkinli davranması, düşüşün çok yönlü olduğunu gösteriyor.
MALİYET BASKISI KRİZİ DERİNLEŞTİRİYOR
Savaşın turizme etkisi yalnızca talep tarafıyla sınırlı değil. Artan enerji fiyatları ve uçuş maliyetleri, hem turistler hem de işletmeler için ek yük oluşturuyor. Havayolu fiyatlarının yükselmesi, destinasyon tercihlerinde belirleyici hale gelirken; oteller için de operasyon maliyetleri ciddi şekilde artıyor.
Bu tablo, turizm sektörünü iki yönlü bir sıkışmaya sürüklüyor: Bir yandan azalan talep, diğer yandan yükselen maliyetler. Bu da özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için sezonun kârlı değil, “zararı minimize etme” hedefiyle geçirilmesine yol açabilir.
DEVLET MÜDAHALESİ YETERLİ Mİ?
Kıbrıs’ın açıkladığı 200 milyon euroluk destek paketi, sektörün ayakta kalması açısından önemli bir adım. Maaş destekleri ve havayollarına yönelik teşvikler kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Ancak bu tür önlemler, talep şokunu telafi etmekten ziyade etkilerini sınırlamaya yönelik.
Yunanistan ise daha çok “krizi fırsata çevirme” söylemi üzerinden ilerliyor. Güvenli destinasyon imajının öne çıkarılmasıyla talep çekilebileceği düşünülüyor. Ancak mevcut koşullarda bu stratejinin etkisi sınırlı kalabilir. Çünkü sorun yalnızca güvenlik değil; genel ekonomik belirsizlik ve bölgesel risk algısı daha geniş bir çerçevede şekilleniyor.
REKABET DENGESİ DEĞİŞİYOR
Doğu Akdeniz’de yaşanan bu dalgalanma, turizm rekabetinde de yeni bir denge oluşturuyor. İspanya, İtalya ve Hırvatistan gibi Batı Akdeniz destinasyonları, “daha güvenli” algısıyla öne çıkıyor. Bu durum, turist akışının coğrafi olarak yeniden dağıldığını gösteriyor.
Ancak bu kayma kalıcı olmak zorunda değil. Turizm talebi hızlı toparlanabilen bir yapıya sahip. Savaşın seyrine bağlı olarak, bugün kaybedilen rezervasyonların bir kısmı sezon içinde geri dönebilir. Bu nedenle sektör açısından en kritik değişken zaman faktörü olmaya devam ediyor.
JEOPOLİTİK RİSK TURİZMİN YENİ NORMALİ Mİ?
İran savaşı, turizm sektörünün artık yalnızca ekonomik değil, doğrudan jeopolitik risklerle de yönetilmesi gereken bir alan haline geldiğini ortaya koyuyor. Yunanistan ve Kıbrıs örneği, çatışmanın içinde olmasalar bile bölgesel krizlerden kaçmanın mümkün olmadığını gösteriyor.
Eğer savaş uzar ve bölgedeki gerilim yüksek kalmaya devam ederse, 2026 yaz sezonu Doğu Akdeniz için kayıp bir sezon olabilir. Ancak çatışmanın sınırlı kalması durumunda, talebin hızla geri dönmesi de ihtimal dahilinde. Bu nedenle sektörün kaderi, artık otel doluluk oranlarından çok, savaşın gidişatına bağlı görünüyor.






















