(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin’e gerçekleştirdiği iki günlük resmi ziyaret, yalnızca Moskova ile Pekin arasındaki ilişkilerin geldiği noktayı değil, aynı zamanda küresel siyasette şekillenmekte olan yeni güç dengelerini de gözler önüne serdi. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın kısa süre önce Pekin’de ağırlanmasının ardından Putin’in Çin’e gitmesi, uluslararası kamuoyunda “Çin yeni dünyanın merkezi mi oluyor?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Putin’in ziyaretinde verilen mesajlar, imzalanan anlaşmalar ve kullanılan diplomatik dil, Rusya ile Çin’in artık sadece ekonomik ortak değil batı merkezli dünya düzenine karşı stratejik bir eksen oluşturmaya çalıştığını ortaya koyuyor.
ÇİN ARTIK KÜRESEL DENGE MERKEZİ
Çin yönetimi Mayıs 2026’da hem ABD Başkanı Trump’ı hem de Rusya Devlet Başkanı Putin’i ağırlayarak diplomatik anlamda tarihi bir döneme imza attı. Pekin böylece hem Washington’la ekonomik ilişkileri tamamen koparmak istemediğini hem de Moskova ile stratejik yakınlaşmasını sürdürdüğünü göstermiş oldu.
Putin’in karşılanma biçimi Batı medyasında uzun süre tartışıldı. Trump’ın Çin Devlet Başkan Yardımcısı tarafından karşılanmasına karşın Putin’i Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin karşılaması “protokol yarışı” yorumlarına neden oldu. Ancak asıl önemli olan detay, Çin’in her iki liderle de farklı ama dikkatle dengelenmiş ilişkiler yürütmesi oldu. Çünkü Çin açısından ABD hâlâ en büyük ekonomik rakip ve aynı zamanda vazgeçilmez ticaret partneri. Rusya ise Batı’ya karşı stratejik denge unsuru ve enerji güvenliği açısından kritik bir ortak.
RUSYA NEDEN ÇİN’E DAHA FAZLA YAKLAŞIYOR?
Ukrayna savaşı sonrası Batı yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan Moskova için Çin artık yalnızca bir partner değil ekonomik anlamda adeta can damarı haline geldi. Putin’in açıkladığı verilere göre Rusya ile Çin arasındaki ticaret hacmi son 25 yılda yaklaşık 30 kat büyüdü. Ticaret hacmi artık 240 milyar dolar seviyelerine ulaşmış durumda. Bunun en önemli nedeni ise enerji ticareti. Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığını azaltmasıyla birlikte Moskova rotasını hızla Asya’ya çevirdi. Çin ise bu süreçte indirimli petrol ve doğalgaz satın alarak önemli ekonomik avantaj elde etti.
Bir dönem Avrupa sanayisinin temelini oluşturan “ucuz Rus enerjisi modeli” bugün büyük ölçüde Çin’e kaymış durumda. Bu nedenle Moskova-Pekin hattı yalnızca siyasi değil aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk üzerinden de ilerliyor.
“SINIRSIZ ORTAKLIK” MI, ZORUNLU YAKINLAŞMA MI?
Her ne kadar iki ülke ilişkileri “tarihin en iyi döneminde” şeklinde tanımlansa da bu ortaklığın tamamen sorunsuz olduğu söylenemez. Özellikle enerji fiyatları konusunda ciddi pazarlıklar sürüyor. Rusya’nın büyük önem verdiği “Sibirya’nın Gücü-2” doğalgaz hattı projesi hâlâ tam anlamıyla sonuçlandırılamadı. Çünkü Çin, Rus gazını mümkün olduğunca düşük fiyatla almak istiyor.
Asıl dikkat çeken nokta ise ilişkideki güç dengesinin giderek Çin lehine değişmesi. Bugün Çin ekonomisi, üretim kapasitesi ve teknolojik gücü açısından Rusya’dan çok daha büyük bir aktör konumunda. Bu nedenle birçok uzman Moskova’nın artık ilişkide “küçük ortak” pozisyonuna gerilediğini düşünüyor.
Rusya açısından Çin’e aşırı bağımlılık uzun vadede stratejik risk olarak da görülüyor. Özellikle Sibirya ve Uzak Doğu bölgeleri konusunda Rus elitlerinde tarihsel bir tedirginlik olduğu biliniyor. Her ne kadar bu kaygılar resmi söylemde dile getirilmese de Çin’in nüfus ve ekonomik gücü Moskova’da dikkatle takip ediliyor.
42 ANLAŞMA VE YENİ DÜNYA DÜZENİ MESAJI
Putin’in ziyareti sırasında iki ülke arasında tam 42 farklı belge imzalandı. Enerji, bankacılık, medya, eğitim, ulaştırma ve turizm gibi birçok alanda iş birliği kararları alındı. Ancak ziyaretin asıl siyasi ağırlığı, liderlerin verdiği “çok kutuplu dünya” mesajlarında ortaya çıktı. Xi Jinping ve Putin ortak açıklamalarında ABD merkezli dünya düzenini eleştirdi, Batı’nın “hegemonik” siyaset izlediğini savundu, küresel sistemin daha “adil” hale getirilmesi gerektiğini söyledi.
Çin liderinin “orman kanunlarına dönüş kabul edilemez” sözleri doğrudan ABD dış politikasına gönderme olarak yorumlandı. Rusya ise bu söylemi uzun süredir zaten savunuyordu. Bu nedenle Moskova ile Pekin’in ortak dili artık yalnızca ekonomik iş birliği değil; Batı merkezli düzene karşı alternatif bir siyasi vizyon haline gelmiş durumda.
ASKERÎ İTTİFAK İHTİMALİ VAR MI?
Her ne kadar iki ülke arasındaki stratejik yakınlaşma hızla büyüse de NATO benzeri resmi bir askerî ittifak henüz gündemde görünmüyor. Çin, Rusya’nın Ukrayna savaşına doğrudan dahil olmak istemiyor. Aynı şekilde Moskova da Tayvan konusunda Pekin’e açık askerî garanti vermekten kaçınıyor. Buna rağmen ortak tatbikatların artması, BM Güvenlik Konseyi’nde koordineli hareket edilmesi, dolar dışı ticaret sistemlerinin geliştirilmesi, enerji bağımlılığının büyümesi, iki ülkenin fiilen Batı’ya karşı ortak jeopolitik blok oluşturduğunu gösteriyor.
TÜRKİYE AÇISINDAN NE İFADE EDİYOR?
Ortaya çıkan yeni denklem Türkiye gibi bölgesel güçler açısından da kritik önem taşıyor. Bir tarafta ABD ve Avrupa ekseni, diğer tarafta Çin-Rusya hattı şekillenirken Ankara denge politikası yürütmeye çalışıyor. Özellikle enerji, savunma sanayi, ticaret yolları ve Orta Asya politikaları açısından Türkiye’nin önümüzdeki dönemde daha karmaşık bir diplomatik ortamla karşı karşıya kalması muhtemel görünüyor. Çünkü dünya giderek yeniden büyük güç rekabeti dönemine giriyor.
YENİ SOĞUK SAVAŞ MI GELİYOR?
Putin’in Pekin ziyareti yalnızca iki liderin rutin buluşması değil; yeni küresel güç mücadelesinin sembollerinden biri olarak görülüyor. ABD hâlâ dünyanın en büyük askerî ve ekonomik gücü olsa da Çin yükselişini sürdürüyor. Rusya ise enerji kapasitesi, nükleer gücü ve askerî etkisiyle bu yeni denklemde önemli bir rol oynamaya devam ediyor.
Pekin’de verilen görüntü, artık dünyanın yalnızca Washington merkezli işlemediğini gösteriyor. Önümüzdeki yıllarda Ukrayna savaşı, Tayvan krizi, İran gerilimi ve enerji rekabeti bu yeni dünya düzeninin yönünü belirleyecek gibi görünüyor.























