(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılını geride bırakırken cephe hattındaki askeri mücadele kadar diplomatik ve stratejik ortaklıklar da yeniden şekilleniyor. Son aylarda özellikle Türkiye, Azerbaycan ve Ukrayna arasında artan siyasi, enerji ve savunma sanayisi iş birliği, Moskova tarafından dikkatle izleniyor. Azerbaycan’ın Ukrayna ile ilişkilerini derinleştirmesi, Türkiye’nin iki ülkeyle de yakın askeri bağlarını sürdürmesi ve Rusya ile Bakü arasındaki gerilimin giderek artması, Güney Kafkasya’da yeni bir jeopolitik denge oluştuğu yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Bu tablonun en dikkat çekici göstergelerinden biri, Rusya’nın Ukrayna’daki Azerbaycan devlet enerji şirketi SOCAR’a ait tesisleri hedef almasının ardından yaşandı. Azerbaycan, Rusya’nın Bakü Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak resmi protestoda bulundu ve saldırıların kasıtlı şekilde tekrarlandığını savundu. Reuters’a göre Bakü yönetimi, bunun münferit değil, daha önce de yaşanan saldırıların devamı niteliğinde olduğunu vurguladı.
Bu gelişme, Moskova ile Bakü arasındaki ilişkilerin son dönemde neden giderek sertleştiğini de ortaya koyuyor. Karabağ savaşından sonra bölgede etkisini önemli ölçüde kaybeden Rusya, Azerbaycan’ın dış politika tercihlerini artık eskisi kadar yönlendiremiyor. Özellikle Ukrayna savaşının başlamasından sonra Azerbaycan’ın Batı ile ilişkilerini çeşitlendirmesi ve Türkiye ile stratejik ortaklığını daha ileri seviyeye taşıması Kremlin açısından yeni bir güvenlik sorunu olarak değerlendiriliyor.
Türkiye bu denklemde yalnızca Azerbaycan’ın geleneksel müttefiki değil, aynı zamanda Ukrayna ile savunma sanayisi alanında iş birliği geliştiren önemli bir aktör konumunda bulunuyor. Baykar’ın Ukrayna’daki projeleri, iki ülke arasındaki teknoloji paylaşımı ve ortak üretim çalışmaları savaş öncesinde başlamış, savaş sürecinde ise farklı alanlara yayılmıştı. Azerbaycan’ın da savunma sanayisini hızla büyütmesi ve Ukrayna ile ortak üretim imkanlarını değerlendirmesi, üç ülke arasında fiili bir savunma koordinasyonu oluştuğu yorumlarını beraberinde getiriyor. Nitekim Nisan 2026’da Gebele’de gerçekleşen Aliyev-Zelenski görüşmesinde savunma sanayisinde ortak üretim imkanlarının ele alındığı resmi olarak açıklandı.
Rusya açısından rahatsızlık yaratan nokta yalnızca askeri iş birliği değil. Azerbaycan, Ukrayna’nın enerji güvenliğinde de önemli bir rol üstleniyor. SOCAR’ın Ukrayna genelinde akaryakıt istasyonları, depolama tesisleri ve enerji altyapısı bulunuyor. Bu altyapı, savaş koşullarında Ukrayna ekonomisinin ayakta kalmasına katkı sağlıyor. Dolayısıyla Moskova’nın bu tesisleri hedef alması yalnızca ekonomik zarar vermeyi değil, aynı zamanda Bakü’ye siyasi mesaj göndermeyi amaçlıyor.
Bakü ise geri adım atmak yerine tam tersine Ukrayna ile temaslarını artırıyor. Aliyev yönetimi hem Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne verdiği desteği sürdürüyor hem de ekonomik yatırımlarını geri çekmiyor. Bu durum, Rusya’nın baskı politikasının Azerbaycan üzerinde beklenen etkiyi oluşturamadığını gösteriyor.
Öte yandan Türkiye-Azerbaycan ilişkileri son yıllarda yalnızca siyasi dayanışmanın ötesine geçmiş durumda. Şuşa Beyannamesi ile kurumsallaşan askeri ortaklık, ortak tatbikatlar, savunma sanayisi projeleri ve enerji iş birlikleriyle daha da derinleşti. Bugün Azerbaycan ordusunun yeniden yapılanmasında Türk askeri modelinin etkisi açık biçimde görülüyor.
Bu tablo Rusya açısından önemli bir stratejik değişime işaret ediyor. Çünkü Moskova uzun yıllar boyunca Güney Kafkasya’yı kendi nüfuz alanı olarak değerlendirdi. Ancak Karabağ’daki Rus barış gücünün çekilmesi, Ermenistan’ın Batı ile yakınlaşması ve Azerbaycan’ın Türkiye eksenli güvenlik mimarisine yönelmesi, Kremlin’in bölgedeki hareket alanını daraltıyor.
Bununla birlikte “Türkiye-Azerbaycan-Ukrayna askeri ittifakı” tanımlamasını bugünkü şartlarda resmî bir blok olarak değerlendirmek doğru olmaz. NATO benzeri ortak savunma yükümlülükleri bulunan veya ortak komuta yapısına sahip bir oluşum bulunmuyor. Bunun yerine ortak çıkarlar temelinde gelişen, savunma sanayisi, enerji güvenliği, teknoloji paylaşımı ve diplomatik koordinasyonu içeren esnek bir stratejik yakınlaşmadan söz etmek daha isabetli olacaktır.
Rusya’nın bu gelişmeleri yakından takip ettiği açık olsa da Moskova’nın aynı anda Ukrayna savaşı, yaptırımlar, ekonomik baskılar ve Batı ile rekabet gibi çok sayıda cephede mücadele ettiği düşünüldüğünde Güney Kafkasya’da yeni bir kriz istemediği de değerlendiriliyor. Buna karşılık Azerbaycan ise artan savunma harcamaları, modern silah yatırımları ve Türkiye ile geliştirdiği ortaklık sayesinde olası risklere karşı caydırıcılığını artırmaya çalışıyor.
Önümüzdeki dönemde bu üçlü hattın hangi seviyeye ulaşacağı, yalnızca Ukrayna savaşının gidişatına değil, Rusya-Azerbaycan ilişkilerinin seyrine, Türkiye’nin bölgesel stratejisine ve Güney Kafkasya’daki güç dengesine bağlı olacak. Ancak mevcut göstergeler, Ankara-Bakü-Kiev ekseninin giderek daha görünür hale geldiğini, bunun da Moskova’nın güvenlik hesaplarında yeni bir değişken oluşturduğunu ortaya koyuyor.






















