(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Türkiye, son yıllarda sadece ekonomik krizlerle değil, aynı zamanda demokrasi krizleriyle de boğuşuyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü siyasal çizgi, ülkeyi giderek otoriter bir yapıya sürüklüyor.
Bugün muhalefet üzerindeki baskılar, medyanın denetim altına alınması ve yargının iktidarın sopasına dönüşmesi, “rekabetçi otoriterlik” modelinin bile sınırlarını zorluyor. Son dönemdeki gelişmeler, bu modelin bir nevi “konsolide otoriterlik” aşamasına doğru evrildiği değerlendirmelerine zemin hazırlıyor.
DEMOKRATİK GÖRÜNÜMÜN ALTINDA SERT BİR BASKI MEKANİZMASI
Seçimlerin yapılması, çok partili sistemin devam etmesi bir demokrasi görüntüsü yaratıyor. Ancak işin aslı, bu yapının “yarışmalı” değil, “kontrollü” bir rejim mimarisine dönüştüğüdür.
Muhalefet partilerine açılan davalar, belediyelere kayyumlar, yargının siyasallaşması ve özgür medyanın susturulması, Erdoğan’ın giderek Rusya’daki Putin modeliyle benzeşen bir sistemi tesis ettiğini gösteriyor.
YARGI: HUKUKUN DEĞİL, SARAYIN KILICI
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargı eliyle tasfiye edilmesi girişimleri, sadece bir yerel siyasetçiye karşı değil, doğrudan halkın iradesine karşı yapılmış bir müdahale niteliğinde. Aynı uygulamalar CHP’li belediye başkanlarına yöneltilen iddialarla genişletilmiş durumda. Türkiye genelinde yaşanan protestolar sonucu yaklaşık 2000 kişi gözaltına alınırken protestoların sistematik şekilde bastırılmaya çalışıldı. 5 Haziran 2025 itibarıyla beş CHP’li belediye başkanı daha, ortalama olarak 2-7 ay arasında değişen sürelerle tutuklu bulunuyor. Söz konusu tutuklamalar CHP’li 11 belediye başkanına kadar çıktı. Bu tablo, yargının bağımsızlığını değil, sarayın çıkarlarını koruyan bir aygıta dönüştüğünü gösteriyor.
YENİ ANAYASA: İKİNCİ BİR ERDOĞAN DÖNEMİ İÇİN KILIF MI?
Mayıs 2025’te başlatılan yeni anayasa çalışmaları da “hukuki reform” maskesi altında, Erdoğan’ın üçüncü kez aday olmasını sağlayacak yolları açma niyeti taşıyor. Seçim barajı değişiklikleri, Meclis yetkilerinin budanması gibi öneriler gündeme geliyor. Bu adımlar, Azerbaycan’da İlham Aliyev’in anayasa mühendisliğiyle sağladığı ömür boyu iktidar modelini akıllara getiriyor.
TÜRKİYE, VENEZUELA OLABİLİR Mİ?
Venezuela örneğiyle kıyaslandığında, Türkiye’nin Maduro tipi tam otoriter rejime henüz geçmediği söylenebilir. Çünkü muhalefet hâlâ var ve sonuçta seçim de kazanabiliyor. Fakat sistematik müdahalelerle seçimin adilliği ve netliği konusunda ciddi kaygılar var. Ancak ekonomideki kırılganlık, yüksek enflasyon, genç işsizliği ve halkın geçim sıkıntısı Maduro’nun iktidarına benzer bir sosyal çöküşü andırıyor. Türkiye ile Venezuela arasında rejim benzerlikleri kurulsa da iki ülkeyi birbirinden ayıran çok kritik bir fark var: Ekonomik tampon mekanizmaları.
Venezuela yıllardır derin bir ekonomik çöküş yaşasa da ülkenin sahip olduğu devasa petrol rezervleri, rejimin ayakta kalmasına katkı sağladı. Devlet, zaman zaman bu kaynakları teminat göstererek Çin ve Rusya gibi ülkelerden borç alabildi; sübvansiyonlar dağıttı, seçmen bağlılığını korumaya çalıştı.
Ancak Türkiye için durum farklı. Türkiye’nin elinde ne stratejik enerji rezervleri ne de dış kaynaklı ekonomik güvence sağlayacak doğal zenginlikleri var. Yerli üretim yeterli düzeyde değil, sanayi ithalata bağımlı, tarım gerilemiş durumda ve enerji bakımından dışa bağımlılık hâlâ %70’in üzerinde. Üstelik merkez bankasının rezervleri uzun süredir tartışmalı biçimde tüketilmiş durumda.
BU GİDİŞAT SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?
Türkiye’nin ne Putin gibi enerji devi olma lüksü var, ne Aliyev gibi tek haneli muhalefeti. Ne de Maduro gibi baskıyı yan gelir gibi finanse edecek petrolleri. Erdoğan, doğal kaynakları olmayan ama halkın iradesini baskılayarak gücü merkezileştiren bir rejim inşa etmeye çalışıyor. Ancak bu yol, halkın iradesini sonsuza dek bastıracak bir formül değil; sadece geciktirilmiş bir demokratik hesaplaşmanın zeminini hazırlıyor.























