(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Yaklaşık otuz beş yıl önce Polonya, ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve temel tüketim maddelerinin karneyle dağıtıldığı bir ülkeydi. Komünist sistemden piyasa ekonomisine geçmeye çalışan ülke, Batı Avrupa’nın gözünde ucuz işgücünden ibaretti. Bugün ise tablo tamamen farklı. Elektrikli araç bataryalarından savunma sanayiine, yazılım sektöründen oyun endüstrisine kadar birçok alanda Avrupa’nın üretim üslerinden biri haline gelen Polonya, Avrupa Birliği’nin en hızlı büyüyen ekonomileri arasında gösteriliyor.
Bu dönüşüm doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor Polonya bunu nasıl başardı?
AB FONLARI TEK BAŞINA AÇIKLAMAYA YETMİYOR
Polonya’nın başarısı çoğu zaman Avrupa Birliği üyeliğiyle açıklanıyor. Gerçekten de ülke, 2004 yılındaki üyeliğin ardından milyarlarca euroluk altyapı ve kalkınma fonundan yararlandı. Polonya Ekonomi Enstitüsü’nün hesaplamalarına göre AB üyeliği sayesinde ülke ekonomisi, üye olunmaması durumuna kıyasla ortalama yüzde 42 daha büyük hale geldi. Ancak aynı dönemde benzer miktarlarda AB desteği alan Macaristan’ın Polonya kadar hızlı büyüyememesi, tek başına fonların başarıyı açıklamaya yetmediğini gösteriyor. Sorun ne kadar para alındığı değil, o paranın nasıl yönetildiği.
MACARİSTAN İLE POLONYA’YI AYIRAN TEMEL FARK
1990’ların başında aslında avantajlı olan taraf Macaristan’dı. Kişi başına gelir daha yüksekti, piyasa ekonomisine geçiş konusunda daha erken adımlar atmıştı. Fakat zaman içinde iki ülkenin yolları ayrıldı. Polonya bağımsız yargıyı, rekabeti koruyan kurumları, güçlü bankacılık sistemini ve yatırımcı güvenini destekleyen hukuk düzenini inşa etmeye çalıştı. Eğitim reformlarıyla nitelikli işgücünü artırırken yabancı sermayeyi de yalnızca düşük ücret nedeniyle değil, öngörülebilir yatırım ortamı sayesinde çekmeyi başardı.
Macaristan’da ise özellikle son yıllarda yargı bağımsızlığı, kamu ihalelerinde şeffaflık ve AB fonlarının dağıtımı konusunda yoğun eleştiriler gündeme geldi. Avrupa Birliği’nin hukukun üstünlüğü gerekçesiyle bazı fonları dondurması da bu tartışmaların ekonomik sonuçlarından biri oldu.
EKONOMİK BÜYÜMENİN GÖRÜNMEYEN SERMAYESİ: GÜVEN
Bir ülkeye yatırım yapılmasını sağlayan tek unsur düşük vergi veya ucuz işçilik değildir. Yatırımcı açısından en önemli kriterlerden biri, hukukun öngörülebilir olmasıdır. Sözleşmelerin korunacağına, mahkemelerin bağımsız çalışacağına, kamu kaynaklarının adil dağıtılacağına ve rekabet kurallarının herkese eşit uygulanacağına duyulan güven, uzun vadeli yatırımların temelini oluşturur. Bu nedenle hukuk devleti yalnızca siyasi bir kavram değil, aynı zamanda ekonomik bir altyapıdır. Polonya örneği, güçlü kurumların ekonomik büyümeyi hızlandırırken belirsizliği azalttığını gösteriyor.
ACI REÇETE KISA VADEDE ZORLADI, UZUN VADEDE KAZANDIRDI
Polonya’nın başarısının bir diğer nedeni ise reformların ertelenmemesi oldu. 1989 sonrasında uygulanan “Balcerowicz Planı” ile fiyat kontrolleri kaldırıldı, devlet işletmeleri özelleştirildi ve piyasa ekonomisine hızlı geçiş sağlandı. Bu süreç ilk yıllarda işsizliği artırdı, gelir kayıplarına yol açtı ve toplum için ciddi maliyetler doğurdu. Ancak siyasi iktidarlar kısa vadeli popülist çözümler yerine uzun vadeli dönüşümü tercih etti. Bugün elde edilen ekonomik performansın temelleri büyük ölçüde o sancılı dönemde atıldı.
POLONYA’NIN HİKÂYESİ SADECE EKONOMİ DEĞİL, KURUMLAR HİKÂYESİ
Polonya’nın yükselişi, ekonomik kalkınmanın yalnızca para ve yatırımla açıklanamayacağını gösteriyor.Aynı miktarda dış kaynak, güçlü kurumlara sahip ülkelerde üretime, teknolojiye ve ihracata dönüşebilirken zayıf denetim mekanizmalarının bulunduğu ülkelerde verimsizlik, yolsuzluk ve kaynak israfına dönüşebiliyor. Nitekim son akademik çalışmalar da AB fonlarının etkisinin, ülkelerin kurumsal kapasitesi ve hukukun üstünlüğü düzeyiyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
EN BÜYÜK YATIRIM GÜÇLÜ KURUMLARA YAPILIYOR
Polonya’nın son otuz yıldaki dönüşümü, ekonomik mucizelerin tesadüfen ortaya çıkmadığını gösteriyor. AB üyeliği önemli bir fırsat sundu ancak bu fırsatı başarıya dönüştüren unsur, bağımsız kurumlar, hesap verebilir yönetim, rekabetçi piyasa yapısı ve hukuk devleti anlayışı oldu. Bugün Polonya’nın hikâyesi yalnızca Doğu Avrupa için değil, sürdürülebilir büyüme arayan tüm ülkeler için önemli bir ders niteliği taşıyor. Çünkü uzun vadede ekonomileri büyüten yalnızca sermaye değil sermayenin güven duyduğu kurumlar ve hukukun üstünlüğü.























