(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan askeri müdahaleler, iç savaşlar ve rejim krizleri, birbirinden kopuk gelişmeler gibi sunulsa da sahadaki tablo daha bütünlüklü bir stratejik okumayı zorunlu kılıyor. İsrail’in güvenlik yaklaşımı, yalnızca Filistin sahasıyla sınırlı olmayan, bölgesel dengeleri dönüştürmeye odaklanan uzun vadeli bir perspektife dayanıyor. Bu perspektif, istikrarlı ve güçlü komşu devletler yerine zayıflatılmış, merkezi otoritesi kırılmış ve iç gerilimleri derinleşmiş yapıları tercih eden bir anlayışı yansıtıyor.
Bu yaklaşımın kökleri 1990’lı yıllara, Soğuk Savaş sonrası dönemde Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine yönelik Amerikan-İsrail stratejik tartışmalarına uzanıyor. İsrail’in güvenliğinin ancak çevresindeki devletlerin siyasi ve askeri kapasitesinin sınırlandırılmasıyla sağlanabileceği fikri, zaman içinde açıkça telaffuz edilen bir güvenlik doktrinine dönüştü.
KAOS ÜZERİNDEN GÜVENLİK ARAYIŞI
1996 yılında hazırlanan ve “temiz kopuş” olarak anılan strateji belgeleri, İsrail’in bölgesel barıştan ziyade kontrollü istikrarsızlık üzerinden alan kazanmaya yöneldiğini ortaya koydu. Bu yaklaşımda amaç, doğrudan işgalden çok, rejimlerin iç dinamiklerini kırarak onları dış müdahaleye açık ve yönetilebilir hale getirmekti. Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkeler bu çerçevede ilk hedefler arasında yer aldı.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin Ortadoğu’ya yönelen askeri müdahaleleri de bu zemini genişletti. Pentagon çevrelerinde dile getirilen “yedi ülkede rejim değişikliği” perspektifi, Irak’tan başlayarak İran, Suriye ve Lübnan’a uzanan bir hattı işaret ediyordu. Bu sürecin her aşaması birebir bir plan doğrultusunda ilerlemedi; ancak ortaya çıkan tablo, bölgenin kalıcı bir belirsizlik alanına dönüştüğünü gösterdi.
SURİYE: STRATEJİNİN MERKEZ ÜSSÜ
Suriye, bu yaklaşımın en somut biçimde gözlemlendiği alanlardan biri oldu. Merkezi devlet yapısının zayıflatılması, ülkenin etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalı bir düzene itilmesi, İsrail açısından güvenlik riski oluşturmayan ama nüfuz alanı yaratmaya elverişli bir zemin sundu. Bu süreçte radikal grupların dolaylı biçimde desteklenmesi, sınır bölgelerinde insani yardım adı altında kurulan ilişkiler ve Golan hattındaki fiili kontrol genişlemesi dikkat çekti.
Bu tablo, İsrail’in Suriye’de güçlü ve bütünlüklü bir devlet yerine, yerel aktörlerin ön plana çıktığı, merkezi otoritenin zayıf kaldığı bir yapıdan yana olduğunu gösteriyor. Böyle bir yapı hem İran’ın etkisini sınırlıyor hem de İsrail’in güvenlik tehditlerini sınır ötesinde tutmasına imkan tanıyor.
KÜRTLER VE “DOLAYLI ORTAKLIK” ARAYIŞI
Bölgedeki halklar ve azınlık yapılar, bu stratejinin tamamlayıcı unsurları olarak öne çıkıyor. Kürtler, Dürziler ve Aleviler gibi gruplar, merkezi devletlerle sorun yaşayan aktörler olarak İsrail açısından potansiyel temas noktaları oluşturuyor. Bu durum, İsrail’in Kürt meselesine yönelik artan ilgisini de açıklıyor.
Özellikle Suriye sahasında Kürtlerin elde ettiği askeri ve siyasi alan, İsrail açısından hem İran karşıtı denge hem de Türkiye’ye karşı dolaylı bir pazarlık unsuru niteliği taşıyor. Bu ilişki, açık bir ittifaktan çok, karşılıklı çıkarların kesiştiği gri bir alanda ilerliyor. İsrail, Kürtlerin tamamen tasfiye edilmesini istemeyen bir pozisyon alırken, bu kartı bölgesel dengelerde kullanabileceğini de gösteriyor.
TÜRKİYE–İSRAİL REKABETİ VE HEGEMONYA MÜCADELESİ
Bu noktada Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet belirginleşiyor. Türkiye, Suriye’de merkezi ve güçlü bir devlet yapısının kendi güvenliği açısından zorunlu olduğu görüşünü savunurken; İsrail tam tersine parçalı ve zayıf bir yapıyı tercih ediyor. İki ülkenin bu zıt yaklaşımları, Kürt meselesini de bölgesel bir güç mücadelesinin parçası haline getiriyor.
Ortaya çıkan denklem basit: İsrail’in Filistinlileri, Türkiye’nin Kürtleri var. Her iki ülke de bölgesel hegemonya mücadelesinde karşı tarafın kırılgan alanlarını stratejik kaldıraç olarak görüyor. Uzlaşma ihtimali teorik olarak mümkün olsa da, sahadaki gelişmeler rekabetin ağır bastığını gösteriyor.
ABD İÇ SİYASETİ VE KIRILGAN DESTEK
İsrail’in bu stratejisinin geleceği, ABD iç siyasetindeki dönüşümlerden bağımsız değil. Son dönemde özellikle genç kuşaklar ve popülist hareketler içinde yükselen “önce Amerika” söylemi, İsrail’e koşulsuz desteği sorgulayan bir çizgi yaratıyor. İsrail lobisinin Amerikan siyasetindeki etkisi, artık eskisi kadar tartışmasız kabul görmüyor.
Bu durum, Ortadoğu’daki dengelerin önümüzdeki dönemde daha da oynak hale geleceğine işaret ediyor. İsrail, her ne kadar bölgesel gücünü artırmış görünse de, bu stratejiyi sınırsız biçimde sürdürebilecek bir uluslararası zemine sahip değil.
PLAN MI, SÜREKLİLİK Mİ?
Ortada her yıl güncellenen, takvimlendirilmiş bir “rejim değiştirme planı”ndan söz etmek mümkün değil. Ancak Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan İran’a uzanan hatta yaşananlar, İsrail’in güvenliğini istikrarsızlık üzerinden kuran bir sürekliliğe işaret ediyor. Bu süreklilik, bölgedeki çatışmaları tesadüfi olmaktan çıkarıyor.
Önümüzdeki dönemde soru şu: Bölge ülkeleri bu döngüyü kırabilecek ortak bir siyasi zemin üretebilecek mi, yoksa Ortadoğu, büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin rejimlerle oynadığı kalıcı bir laboratuvar olarak mı kalacak? İsrail’in yedi devleti kapsayan bu stratejik tahayyülü, yanıt bekleyen soruların merkezinde duruyor.





















