(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında imzalanan İran-ABD mutabakatı, Orta Doğu’da aylardır devam eden yüksek gerilimli sürecin ardından diplomatik bir nefes alma girişimi olarak değerlendiriliyor. Ancak mutabakatın kapsamı, tarafların açıklamaları ve sahadaki güç dengesi dikkate alındığında bunun kalıcı bir barış anlaşmasından ziyade kırılgan bir ateşkes düzenlemesi olduğu görülüyor. Bu nedenle süreç, çatışmanın sona ermesinden çok yeni bir pazarlık döneminin başlangıcına işaret ediyor.
Siyaset bilimci Mehmet Akif Koç da değerlendirmesinde bu noktaya dikkat çekerek imzalanan metnin bir “barış anlaşması” değil, yalnızca mevcut ateşkesi uzatan geçici bir mutabakat olduğunu vurguluyor. Koç’a göre asıl sınav, önümüzdeki 60 günlük müzakere döneminde yaşanacak.
MUTABAKAT NEYİ DEĞİŞTİRİYOR?
İran ile ABD arasında imzalanan metin, uzun süredir devam eden kriz başlıklarını çözen kapsamlı bir uzlaşı niteliği taşımıyor. Nükleer program, balistik füze kapasitesi, İran’ın bölgedeki müttefikleri ve ekonomik yaptırımlar gibi temel anlaşmazlıklar olduğu gibi masada durmaya devam ediyor.
Bu nedenle taraflar arasında silahların susması, sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine taraflar yalnızca çatışmanın yeniden tırmanmasını kısa vadede önlemeyi hedefleyen bir ara formülde buluşmuş görünüyor.
Mehmet Akif Koç da konuşmasında tam bu noktaya dikkat çekiyor: “Bu bir anlaşma değil ateşkesi belirli bir süre daha uzatan bir mutabakat metni. Asıl sorunlar henüz çözülmedi.” Bu değerlendirme, sürecin neden son derece kırılgan olduğunu anlamak açısından önemli.
İSRAİL FAKTÖRÜ BELİRSİZLİĞİ DERİNLEŞTİRİYOR
Mutabakatın en dikkat çekici yönlerinden biri İsrail’in pozisyonu oldu. İsrail yönetimi doğrudan anlaşmanın tarafı olmamasına rağmen, İran’a yönelik güvenlik operasyonlarını sürdürme hakkını saklı tuttuğunu açıklıyor. Özellikle hükümet içerisindeki aşırı sağcı isimlerin sert açıklamaları, ateşkesin her an bozulabileceği endişesini güçlendiriyor.
Mehmet Akif Koç’a göre bu durum mutabakatın en zayıf halkasını oluşturuyor. Çünkü İsrail’in İran topraklarında gerçekleştireceği olası bir suikast veya sınırlı hava saldırısı, İran’ın misillemesini beraberinde getirebilir ve bütün diplomatik süreci birkaç saat içinde sona erdirebilir. Dolayısıyla imzalanan metnin geleceği yalnızca Washington ile Tahran’ın değil, Tel Aviv’in atacağı adımlara da bağlı.
WASHİNGTON’DA FARKLI SESLER
ABD Başkanı Donald Trump sert söylemlerini sürdürürken, Başkan Yardımcısı JD Vance’in İsrail hükümetine yönelik eleştirel açıklamaları Washington’da farklı eğilimlerin bulunduğunu gösteriyor. Vance’in, İsrail’deki “panik havasını” eleştirmesi ve İran’la yapılan mutabakatın kötü bir anlaşma olmadığını savunması, ABD’nin İsrail’e koşulsuz destek anlayışında ton değişikliğine işaret ediyor. Bu durum, Washington-Tel Aviv hattında son dönemde gözlenen görüş ayrılıklarının daha görünür hale geldiğini gösteriyor.
İRAN AÇISINDAN EN BÜYÜK KAZANIM NE?
Askeri açıdan bakıldığında İran, çok daha güçlü rakipleri karşısında rejimini ve devlet yapısını korumayı başardı. Koç, bunu önemli bir psikolojik ve stratejik kazanım olarak değerlendiriyor. İran ayrıca balistik füze kapasitesiyle İsrail’in derinliklerini vurabileceğini göstererek caydırıcılık açısından önemli bir mesaj verdi. Ancak askeri tablo ekonomik gerçekliği değiştirmiyor. İran ekonomisi uzun yıllardır ağır yaptırımlar altında bulunuyor. Enflasyon, işsizlik ve yatırım eksikliği ülke ekonomisini zorlamaya devam ediyor. Bu nedenle Tahran yönetiminin önceliği askeri başarıdan çok yaptırımların kaldırılması. İran’ın gerçek başarısı ancak ekonomik yaptırımlar kaldırılırsa anlam kazanabilir. Aksi halde askeri dayanıklılık uzun vadede ekonomik çöküşü engellemeye yetmeyecek.
İRAN İÇ SİYASETİNDE YENİ DENGELER
Mutabakat yalnızca dış politikayı değil İran iç siyasetini de etkiliyor. Özellikle dini liderlik çevresi ile daha pragmatik siyasetçiler arasındaki görüş ayrılıklarının derinleşebilir. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin diplomatik çözüm arayışı, daha sert güvenlik politikalarını savunan çevrelerin eleştirileriyle karşı karşıya kalabilir. Eğer müzakereler başarısız olursa bunun siyasi sorumluluğunun reformcu ve pragmatik kanada yüklenmesi ihtimali bulunuyor. Bu da İran’da zaten hassas olan siyasi dengeleri daha da kırılgan hale getirebilir.
KÖRFEZ ÜLKELERİ VE BÖLGESEL DENGELER
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkeleri savaş boyunca doğrudan belirleyici bir rol üstlenemedi. Bu durum, uzun yıllardır güvenliklerini büyük ölçüde ABD’nin askeri korumasına dayandıran Körfez ülkelerinde yeni sorgulamaları beraberinde getiriyor. Özellikle Washington’un önceliğinin İsrail güvenliği olduğunun bir kez daha görülmesi, Körfez başkentlerinde stratejik hesapların yeniden yapılmasına neden olabilir. Bu değişim kısa vadede radikal sonuçlar üretmese de orta ve uzun vadede bölgesel ittifakları etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
ÖNÜMÜZDEKİ 60 GÜN KRİTİK
Mutabakatın en önemli maddesi taraflara kapsamlı bir anlaşma için 60 günlük yeni müzakere süresi tanıması. Ancak bu süreçte çözülmesi gereken başlıklar oldukça ağır. İran’ın nükleer programı, uranyum zenginleştirme faaliyetleri, balistik füze kapasitesi, bölgesel silahlı müttefiklerle ilişkiler, ekonomik yaptırımlar, güvenlik garantileri. Bu kadar kapsamlı sorunların iki ay içinde çözülebilmesi oldukça zor görünüyor.
Mehmet Akif Koç da bu nedenle iyimser olmadığını açıkça ifade ediyor. Ona göre mevcut mutabakat yalnızca zaman kazandırıyor tarafların temel stratejik hedeflerinde ise önemli bir değişiklik bulunmuyor.
BARIŞTAN ÇOK STRATEJİK BİR BEKLEME DÖNEMİ
Bürgenstock’ta imzalanan mutabakat, Orta Doğu’da tansiyonu geçici olarak düşüren önemli bir diplomatik adım olsa da kalıcı barışın garantisi değil. Taraflar arasındaki temel anlaşmazlıklar çözülmüş değil aksine yalnızca ertelenmiş durumda.
Süreç, “barış”tan ziyade kontrollü bir bekleme dönemi niteliği taşıyor. İsrail’in olası askeri hamleleri, İran’ın ekonomik beklentileri ve ABD içindeki farklı yaklaşımlar dikkate alındığında önümüzdeki 60 gün, yalnızca bu mutabakatın değil, Orta Doğu’nun yeni güvenlik mimarisinin de şekilleneceği kritik bir dönem olacak.






















