(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’nde son iki günde yaşanan gelişmeler, ABD ile İran arasında İsrail savaşı sonrasında kurulan kırılgan ateşkesin fiilen dağılıp dağılmadığı sorusunu yeniden gündeme taşıdı. İran’ın Hürmüz’den geçen ticari gemilere saldırdığı, ardından ABD’nin İran’daki bazı hedefleri vurduğu, Tahran’ın da Bahreyn ve Kuveyt’te ABD’yle ilişkilendirdiği unsurlara misilleme yaptığı yönündeki haberler, bölgede tansiyonun yeniden hızla yükseldiğini gösteriyor. Ancak tabloya yakından bakıldığında, ortada tamamen çökmüş bir ateşkesten çok, baştan beri muğlak maddeler üzerine kurulu bir mutabakatın çatırdadığı görülüyor.
Sorunun merkezinde Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim kavgası bulunuyor. Washington’ın önceliği, boğazı açık tutmak ve özellikle Kongre seçimleri öncesinde petrol fiyatlarını baskılamak. Bu nedenle Trump yönetimi, İran’a geçici yaptırım rahatlaması sağlayarak Tahran’ı deniz trafiğini hedef almaktan vazgeçirebileceğini düşündü. İran ise aynı mutabakata bambaşka bir yerden bakıyor. Tahran açısından asıl önemli olan, Hürmüz üzerindeki fiili nüfuzunun tanınması. Başka bir ifadeyle İran, boğazdaki geçişlerin kendi rızası ve bölge ülkeleriyle istişare çerçevesinde işlemesini istiyor. Krizin düğümlendiği yer tam da burası: Washington enerji akışını güvenceye almak istiyor, İran ise bunu kendi denetim kapasitesinin teyidi olarak görüyor.
Hürmüz’deki son saldırılar da bu nedenle yalnızca askeri değil, siyasi bir mesaj taşıyor. İran’ın verdiği mesaj açık: “Benim onayım olmadan bu boğazda güvenli geçiş olmaz.” Çünkü Tahran için Hürmüz, sıradan bir su yolu değil; elindeki en güçlü caydırıcılık kartı. ABD’nin ekonomik tavizleri ise İran açısından kalıcı güvence üretmiyor. Trump yönetiminin geçici yaptırım gevşemesi sunup ardından bunu geri çekebilmesi, Tahran’ın gözünde Washington’ın tekliflerini daha da değersizleştiriyor. Böyle bir tabloda İran’ın Hürmüz kartını bırakması için güçlü bir neden kalmıyor.
İran’ın stratejisi de bunun üzerine kurulu. Tahran, kendi ekonomik güvenliği ile Körfez monarşilerinin güvenliğini birbirine bağlamaya çalışıyor. Yani kendisine yönelik baskı arttığında, yalnızca dünya enerji akışını değil Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve BAE gibi ülkelerin ekonomik damarlarını da sıkıştırabileceğini gösteriyor. Bu da İran’a klasik askeri kapasitesinin ötesinde bölgesel bir baskı gücü kazandırıyor. Hürmüz’e bağımlılığın alternatif hatlar ve yeni yatırımlarla azaltılması mümkün olabilir; ancak bu kısa vadede gerçekleşebilecek bir dönüşüm değil. Dolayısıyla İran’ın elindeki bu koz yakın gelecekte etkisini koruyacak.
Burada kritik nokta, meselenin yalnızca İran-ABD gerilimi olmaktan çıkıp doğrudan İsrail-Filistin hattına bağlanması. Çünkü İran, bölgedeki meşruiyetini büyük ölçüde “Filistin’i savunan direniş ekseni” söylemi üzerinden üretiyor. İsrail’in Gazze’de ve Batı Şeria’da izlediği çizgi sürdükçe, Arap kamuoyunun İran’a karşı ABD ile aynı hatta dizilmesi zorlaşıyor. Bölge yönetimleri güvenlik açısından Washington’a yakın durmak istese bile, halkların önemli bir bölümü “Filistin’de bu tablo sürerken neden İran’a karşı ABD’yle aynı safta yer alalım?” sorusunu soruyor. Bu da İran’ı çevrelemek için gereken bölgesel siyasi zemini zayıflatıyor.
Bu nedenle Netanyahu hükümetinin politikaları yalnızca Filistin sahasını değil, İran denklemindeki güç dengesini de etkiliyor. Gazze’deki yıkım ve Batı Şeria’daki baskı sürdükçe İran’ın “direniş” söylemi daha fazla karşılık buluyor. Son dönemde ABD iç siyasetinde İsrail’e koşulsuz desteğin sorgulanmaya başlaması da bu yüzden önemli. Washington’da artık yalnızca ahlaki değil, stratejik bir itiraz da yükseliyor: Filistin meselesi çözülmeden İran’ın bölgesel etkisini kırmak giderek zorlaşıyor.
Trump’ın açmazı da burada başlıyor. İran’a karşı topyekûn savaşın maliyeti çok yüksek, ancak İran’ı yalnızca sınırlı saldırılar ve ekonomik baskıyla geri adım attırmak da kolay değil. Dahası Trump’ın siyasi söylemi, ABD’yi yeni Orta Doğu savaşlarından uzak tutma vaadi üzerine kurulu. Bu nedenle Washington bir yandan sert açıklamalar yaparken diğer yandan müzakere kapısını tamamen kapatmıyor. Trump’ın “ateşkes bitti” tonundaki çıkışlarına rağmen görüşmelerin süreceğini söylemesi de bu çelişkinin göstergesi.
Bu tablo, ateşkesin tamamen sona erdiğini değil, zaten sağlam temellere dayanmayan bir mutabakatın hızla aşındığını gösteriyor. İran Hürmüz kartını bırakmıyor; ABD ise hem boğazı açık tutmak hem de savaşı büyütmeden Tahran’ı sınırlamak istiyor. Mevcut denklemde bu iki hedefi aynı anda gerçekleştirmek kolay görünmüyor.
Önümüzdeki dönemde en olası senaryo, tam ölçekli savaştan çok kontrollü tırmanma olacaktır. Hürmüz’de yeni saldırılar, sınırlı Amerikan misillemeleri ve perde arkasında süren pazarlıklar bir süre daha iç içe ilerleyebilir. Ancak bu kısır döngüyü kıracak kalıcı denge, yalnızca askeri değil siyasi bir çözümle mümkün görünüyor. O çözümün merkezinde de yine Filistin meselesi var. İsrail-Filistin hattında yeni bir çerçeve kurulmadan, İran’ın Hürmüz üzerinden kurduğu baskıyı kıracak bölgesel zeminin oluşması zor.






















