(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Venedik Film Festivali’nde gösterilen İsrailli yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un NAZA adlı belgeseli, yalnızca aldığı yaklaşık 25 dakikalık alkışla değil, İsrail ordusunun Gazze’deki operasyonlarına ilişkin içeriden tanıklıkları sinema perdesine taşımasıyla gündeme geldi. Film, 2025’te The Voice of Hind Rajab ile kırılan 23 dakika 50 saniyelik alkış rekorunu geride bıraktı.
Filmi diğer savaş belgesellerinden ayıran temel unsur, Gazze’deki yıkımı uzaktan anlatmak yerine operasyonların içinde bulunmuş 24 İsrailli istihbarat görevlisi ve askerin anlatımlarına başvurması. Kimlikleri gizlenen kişiler, istihbarat toplama, hedef belirleme ve hava saldırılarında sivillerin ölümüyle sonuçlanan süreçlere ilişkin kendi deneyimlerini aktarıyor. Röportajların üç yıl boyunca Tel Aviv’deki çatılarda, geceleri ve gizlilik içinde gerçekleştirilmesi de filmin neden alışılmış bir savaş belgeseli görüntüsünden uzak olduğunu gösteriyor.
NAZA adının kendisi de filmin merkezindeki tartışmayı anlatıyor. Belgeselde bu ifade, bir saldırıda beklenen sivil kayıpları ifade eden askeri bir terim olarak ele alınıyor. Yönetmenlerin ortaya koyduğu tabloya göre asıl mesele tek tek askerlerin savaş sırasında yaptığı hatalar değil, sivillerin ölümünün operasyonel kararların bir parçası haline gelip gelmediği. Filmde konuşan asker ve istihbarat görevlileri, bazı saldırılarda hedeflerin bulunduğu binalarda sivillerin olduğunu bildiklerini ve buna rağmen operasyonların gerçekleştirildiğini öne sürüyor.
Belgeselin en tartışmalı bölümlerinden biri ise yapay zekâ destekli hedefleme sistemleriyle ilgili anlatımlar. Görüşülen kişiler, cep telefonlarından ve çeşitli gözetleme mekanizmalarından elde edilen büyük miktardaki verinin hedef belirleme süreçlerinde kullanıldığını iddia ediyor. Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor: Bunlar belgeselde yer alan anonim tanıklıklar. İsrail ordusu ise bu iddiaları reddediyor ve saldırı kararlarının yapay zekâ tarafından değil, insan personel tarafından alındığını savunuyor. Ordu ayrıca Hamas’ın sivil alanlarda askeri altyapı kullandığını belirtiyor.
Buna rağmen filmin etkisini yalnızca yeni bilgiler ortaya çıkarması üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor. Çünkü NAZA’nın ele aldığı iddiaların önemli bir bölümü daha önce İsrail merkezli +972 Magazine ve Local Call gibi yayınlarda, ayrıca The Guardian tarafından yayımlanan araştırmalarda gündeme gelmişti. Yönetmen Rachel Szor’un da vurguladığı nokta tam olarak burada ortaya çıkıyor: Kamuoyunun daha önce yazılı olarak karşılaştığı bilgilerin, bu operasyonların içinde bulunmuş kişiler tarafından doğrudan kameraya anlatılması farklı bir etki yaratıyor.
Filmin bir diğer dikkat çekici yönü ise görüntü dili. Gazze’nin ağır yıkımını uzun uzun göstermek yerine röportajların önemli bölümünü Tel Aviv’in geceleri çekilen görüntüleri oluşturuyor. Bir tarafta savaşın yürütüldüğü mekanizma, diğer tarafta savaşın merkezine uzak bir şehirde devam eden gündelik hayat bulunuyor. Yönetmenler bu karşıtlık üzerinden Gazze’deki yıkım ile İsrail’deki normalleşmiş yaşam arasındaki mesafeyi görünür kılmaya çalışıyor.
Yuval Abraham ve Rachel Szor’un bu projeyi üstlenmesi de filmin etkisini artırıyor. İki yönetmen, Basel Adra ve Hamdan Ballal ile birlikte hazırladıkları No Other Land ile 2025’te En İyi Belgesel Oscar’ını kazanmıştı. Bu nedenle NAZA, savaşın dışında duran gözlemcilerin hazırladığı bir yapımdan çok, İsrailli iki yönetmenin kendi toplumlarının yürüttüğü savaşın mekanizmalarını içeriden sorgulaması olarak öne çıkıyor.
Venedik’teki 25 dakikalık alkış da bu nedenle yalnızca bir sinema rekoru olarak görülmemeli. Bir film festivalinde verilen tepki, elbette tek başına belgeseldeki her iddianın doğrulandığı anlamına gelmiyor. Fakat savaşın devam ettiği, Gazze’deki sivil kayıpların ve İsrail’in operasyonlarının uluslararası alanda yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemde, İsrailli asker ve istihbarat görevlilerinin kendi deneyimlerini anonim biçimde anlatması, tartışmayı başka bir zemine taşıyor.
NAZA’nın asıl sorusu da burada ortaya çıkıyor: Gazze’deki sivil ölümleri yalnızca savaşın kaçınılmaz sonucu olarak mı görmek gerekiyor, yoksa hedef belirleme ve saldırı süreçlerinin kendisi yeniden mi sorgulanmalı? Belgesel bu soruya hukuki bir hüküm vermekten ziyade, operasyonların içinde yer alan kişilerin anlatımlarını ortaya koyarak cevap arıyor. Venedik’teki uzun alkışın arkasında da yalnızca filmin sinematografik başarısı değil, savaşın nasıl yürütüldüğüne dair giderek büyüyen uluslararası hesaplaşmanın bulunduğu görülüyor.























