(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD, İsrail ve İran arasında tırmanan gerilimde son günlerde yaşanan gelişmeler, savaşın doğrudan askeri çatışma boyutundan çıkarak daha karmaşık bir güç mücadelesine evrildiğini gösteriyor. Özellikle Hürmüz Boğazı’na ilişkin “açılma” açıklamaları, ilk bakışta tansiyonun düştüğüne işaret etse de sahadaki gerçeklik, bunun sınırlı ve şartlı bir normalleşme olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim İran Silahlı Kuvvetleri ABD deniz ablukasının devam etmesini gerekçe göstererek Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurdu.
BOĞAZ BİR AÇILDI BİR KAPANDI
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı’nın Hürmüz Boğazı’nın açıldığına dair açıklaması, uluslararası kamuoyunda dikkat çekti. Ancak detaylara bakıldığında, bu açılmanın tam anlamıyla serbest bir geçiş anlamına gelmediği görülüyor. Ana geçiş hattının mayınlı olması nedeniyle fiilen kapalı kalmaya devam ettiği, yalnızca İran karasularından geçen dar bir koridorun kontrollü biçimde kullanıma açıldığı anlaşılıyor.
Bu durum, İran’ın savaşın başında attığı mayınlama adımının askeri bir hamleden çok diplomatik bir kaldıraç işlevi gördüğünü ortaya koyuyor. Boğazın tamamen açılması için yalnızca ateşkes değil, daha kapsamlı bir anlaşma gerektiği mesajı veriliyor.
Sahadaki gelişmeler, ateşkesin kalıcı bir çözümden ziyade taraflara zaman kazandıran kırılgan bir düzenleme olduğunu gösteriyor. İran’ın geçişlere yalnızca ateşkes süresi boyunca izin vereceğini belirtmesi, krizin yeniden tırmanma ihtimalini güçlü tutuyor.
Öte yandan ABD ve İsrail’in doğrudan askeri baskı kurmakta zorlandığı bir tablo ortaya çıkmış durumda. Mayınlı alanlar nedeniyle askeri müdahalenin maliyetinin yükselmesi, tarafları dolaylı hamlelere yöneltiyor. Bu da çatışmayı klasik bir savaştan çok, karşılıklı hamlelerle ilerleyen bir strateji oyununa dönüştürüyor.
KÜRESEL DALGA BÜYÜYOR
Hürmüz Boğazı’ndaki kısıtlı geçiş, küresel enerji piyasalarında ciddi bir arz daralmasına yol açıyor. Günlük gemi trafiğindeki büyük düşüş, petrol ve enerji fiyatlarında artış, küresel enflasyon baskısının güçlenmesi, tedarik zincirlerinde aksama gibi etkiler doğuruyor.
Körfez ülkelerinde enerji altyapısına verilen zarar ve finans merkezlerinde yaşanan belirsizlik de ekonomik riskleri derinleştiriyor. Özellikle Dubai gibi merkezlerden sermaye çıkışı yaşanabileceğine dair işaretler, krizin finansal boyutunu daha görünür hale getiriyor.
WASHİNGTON’DA BASKI ARTIYOR
Krizin ekonomik sonuçları, ABD iç siyasetinde de etkisini gösteriyor. Artan enerji fiyatları ve savaşın maliyeti, kamuoyunda tepkiye yol açarken, İsrail’e verilen desteğin sorgulanmasına neden oluyor. Bu durum, dönemin ABD Başkanı Donald Trump üzerindeki baskıyı artırıyor. Trump yönetiminin bir yandan sert söylemler sürdürmesi, diğer yandan ateşkesi koruma çabası, sahadaki gerçeklik ile siyasi söylem arasında bir gerilim yaratıyor.
İRAN’IN STRATEJİK KAZANCI TARTIŞMASI
İran’ın bu süreçten askeri değilse bile siyasi ve psikolojik açıdan avantajlı çıktı. Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü artırdı, bölgesel denklemde elini güçlendirdi ve “Direniş” söylemi üzerinden meşruiyet kazandı. Buna karşılık ABD ve İsrail’in sivil kayıplar ve altyapı hedefleri nedeniyle uluslararası eleştirilerle karşı karşıya kaldı.
ULUSLARARASI HUKUK VE MEŞRUİYET TARTIŞMASI
Çatışmanın bir diğer önemli boyutu ise uluslararası hukuk tartışması. Sivil hedeflere yönelik saldırılar ve altyapının vurulması gibi iddialar, savaşın meşruiyetini tartışmalı hale getiriyor. Bu çerçevede, askeri başarı kadar uluslararası algının da belirleyici olduğu bir süreç yaşanıyor.
YENİ BİR TIRMANMA OLASILIĞI
Mevcut tablo, kalıcı bir barıştan ziyade kontrollü bir gerilim sürecine işaret ediyor. Taraflar arasında temel anlaşmazlıkların devam etmesi ve sahadaki kırılgan denge, çatışmanın yeniden alevlenme riskini canlı tutuyor.
Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar, modern savaşların yalnızca cephede değil; ekonomi, diplomasi ve algı yönetimi alanlarında da yürütüldüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. Bu nedenle krizin sona erdiği değil, yeni bir aşamaya geçtiğini görüyoruz.






















