(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
İki yıl aradan sonra Ankara’da gerçekleşen Erdoğan–Miçotakis görüşmesi, Türkiye ile Yunanistan arasında son dönemde korunan “sakin atmosferin” kalıcı bir zemine oturtulup oturtulamayacağı sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki ortak basın toplantısında verilen mesajlar, tarafların temel pozisyonlarından geri adım atmadığını ancak gerilimi yönetilebilir düzeyde tutma konusunda karşılıklı bir irade beyanında bulunduğunu gösterdi.
“ÇETREFİL AMA ÇÖZÜMSÜZ DEĞİL”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’deki sorunları “çetrefil ama uluslararası hukuk temelinde çözümsüz değil” şeklinde tanımlaması, Türkiye’nin uzun süredir savunduğu çerçevenin devamı niteliğinde. Ankara, sorunların diyalog yoluyla ve karşılıklı hak ve çıkarların gözetildiği bir müzakere süreciyle çözülebileceğini vurguluyor. Bu ifade, hem müzakereye açık olunduğu hem de mevcut pozisyonun korunduğu mesajını içeriyor.
Miçotakis’in kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi başlıklarda uluslararası bir yargı organına başvurulabileceğini söylemesi ise Atina’nın Lahey seçeneğini masada tutmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, Yunanistan’ın özellikle deniz yetki alanları konusunda hukuki zemini öne çıkaran stratejisinin sürdüğüne işaret ediyor.
Dolayısıyla iki liderin açıklamaları, çözüm yöntemine dair farklı önceliklerin sürdüğünü ancak diyaloğun kesilmemesi konusunda ortak bir zemin oluştuğunu ortaya koyuyor.
“AYNI MAHALLENİN SAKİNLERİ”: SEMBOLİK AMA ÖNEMLİ
Miçotakis’in “Kader bizi aynı mahallenin sakinleri olarak belirlemiş” sözleri, diplomatik dilin ötesinde sembolik bir mesaj taşıyor. Coğrafyanın değiştirilemeyeceği, dolayısıyla kalıcı bir gerilim siyasetinin sürdürülebilir olmadığı vurgulanıyor. Venizelos ve Atatürk’e yapılan atıf ise iki ülkenin tarihindeki uzlaşı dönemlerine gönderme yaparak, rekabet ile iş birliği arasında tercih yapılması gerektiği mesajını güçlendiriyor.
Bu söylem, özellikle kamuoylarına dönük bir yumuşama işareti olarak okunabilir. Zira iki ülkede de milliyetçi reflekslerin güçlü olduğu başlıklar söz konusu. Liderlerin dili yumuşatması, iç siyasette riskli ama diplomasi açısından gerekli bir adım olarak değerlendirilebilir.
TİCARET HEDEFİ VE “POZİTİF GÜNDEM”
Görüşmede 7 milyar dolara ulaşan ticaret hacminin 10 milyar dolara çıkarılması hedefi dikkat çekti. Ekonomik iş birliğinin artırılması, klasik bir diplomatik strateji: Siyasi sorunlar çözülmese bile ekonomik bağlar güçlendikçe krizlerin maliyeti artar ve gerilim kontrol altında tutulabilir.
Bu çerçevede enerji, ulaştırma, turizm ve ticaret alanlarında atılacak somut adımlar, siyasi diyalogdan daha belirleyici olabilir. Eğer ekonomik ilişkiler derinleşirse, Ege ve Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıklar tamamen çözülmese bile daha yönetilebilir hale gelebilir.
AZINLIKLAR VE GÜVENLİK VURGUSU
Her iki liderin azınlık haklarına değinmesi, ilişkilerin hassas başlıklarından birinin gündemde kalmaya devam ettiğini gösteriyor. Türkiye, Batı Trakya’daki Türk azınlığın haklarına vurgu yaparken; Yunanistan Lozan çerçevesini referans alıyor. Bu başlıkta köklü bir paradigma değişikliği sinyali yok, ancak tonun görece daha kontrollü olduğu görülüyor.
Terör, göç ve bölgesel güvenlik konularının da gündeme gelmesi, iki ülkenin sadece ikili sorunlarla değil, ortak tehdit algılarıyla da karşı karşıya olduğunu hatırlatıyor. Özellikle göç meselesi, iş birliğini zorunlu kılan başlıklardan biri.
BÖLGESEL DOSYALAR: GAZZE, SURİYE, UKRAYNA
Ortak basın toplantısında Gazze, Suriye ve Ukrayna gibi bölgesel krizlerin de gündeme gelmesi, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yalnızca Ege ekseninde değerlendirilmediğini gösteriyor. İki NATO müttefiki olarak bölgesel istikrarsızlığın etkilerini birlikte yönetme ihtiyacı öne çıkıyor.
Ancak burada da yaklaşım farklılıkları sürüyor. Filistin meselesinde kullanılan dil ve çözüm perspektifleri tam anlamıyla örtüşmüyor. Yine de diyalog zemininin korunması, farklılıkların çatışmaya dönüşmesini engelleyen bir unsur olarak öne çıkıyor.
GERÇEK BİR KIRILMA MI, KONTROLLÜ NORMALLEŞME Mİ?
Ankara’daki zirve, köklü bir çözümün habercisi olmaktan ziyade “kontrollü normalleşmenin” devamı olarak değerlendirilebilir. Taraflar temel tezlerinden geri adım atmış değil. Ege’de deniz yetki alanları, hava sahası ve Kıbrıs gibi başlıklar hâlâ masada ve karmaşıklığını koruyor.
Ancak önemli olan, bu başlıkların artık sert söylemlerle değil diplomatik kanallarla ele alınıyor olması. “Tehditlerin ortadan kalkması” ve “iyi niyet, yapıcı diyalog” vurgusu, en azından kısa vadede gerilimin tırmanmayacağına dair bir irade beyanı anlamına geliyor.
Sonuç olarak Ankara’daki görüşme, büyük bir uzlaşmadan çok, iki ülkenin kriz üretmeyen bir ilişki modelini sürdürme arayışının teyidi niteliğinde. Asıl belirleyici olan, bu söylemin somut adımlarla desteklenip desteklenmeyeceği olacak. Eğer ekonomik ve teknik iş birliği alanlarında ilerleme sağlanırsa, siyasi sorunların çözümü için de daha elverişli bir zemin oluşabilir. Aksi halde bu zirve, diplomatik nezaketin ötesine geçemeyen bir temas olarak tarihe not düşülecek.
























