(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Washington’ın onlarca yıldır sürdürdüğü rejim değiştirme ve darbe destekleme politikalarına dair çarpıcı bir özeleştiri yaptı. Barrack, ABD’nin dünya genelinde 93 darbe veya rejim değişikliği girişimine müdahil olduğunu belirterek, bu yöntemin başarısız sonuçlarından artık kaçınılamadığını söyledi.
Barrack, ABD’nin askeri müdahaleler ve siyasi operasyonlarla “istikrar getirme” söylemiyle girdiği ülkelerde büyük bir yıkım bıraktığını vurguladı.
IRAK: YİRMİ YIL SONRA GERİYE YIKIM KALDI
Büyükelçi, Irak müdahalesini örnek göstererek, milyarlarca dolarlık harcama ve yüzbinlerce insanın ölümüne rağmen elde hiçbir kazanım kalmadığını söyledi. Irak’ın parçalanması, etnik ve mezhepsel çatışmaların derinleşmesi, Barrack’a göre ABD’nin müdahaleci dış politikasının en dramatik sonucu oldu.
SURİYE: AYNI HATA TEKRARLANDI
Barrack’ın en dikkat çekici sözlerinden biri Suriye’ye ilişkin oldu: “Irak’ta ne yaptıysak Suriye’de de aynısını yaptık.” Bu ifade, ABD’nin Suriye’de federal yapı ve parçalı yönetim hedeflerine dair uzun süredir dile getirilen iddiaları teyit eder nitelikte. Barrack, bu modelin bölgede istikrar değil, sürekli çatışma ve kontrolsüz güç alanları yarattığını belirtti.
LİBYA VE KADDAFİ: TEKRAR EDEN SENARYO
ABD’li diplomat, Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle başlayan “rejim değişikliği zincirinin” Libya’da da uygulandığını söyledi. “Saddam Hüseyin senaryosu Libya’dan farklı değil. Kaddafi’de de aynı şeyi yaptık” sözleri, Washington’ın demokratikleşme söylemiyle devlet otoritesini çökerten müdahalelerine bir gönderme niteliği taşıdı.
Sonuç ise biliniyor: paramparça bir ülke ve bitmeyen iç savaş.
İRAN: TARİH TEKRARI KAYGISI
Barrack, ABD’nin geçmişte İran’da iki kez rejim değişikliğine yöneldiğini hatırlattı. Bu girişimlerin hiçbirinin istikrar sağlamadığını söyledi ve benzer hataların yeniden tekrarlanmasının önüne geçilmesi gerektiğini belirtti. Bu açıklama, İran’a yönelik askeri veya iç karışıklığa dayalı stratejilerin artık sorgulandığını gösteriyor.
YA YARIM KALANLAR?
Barrack’ın verdiği 93 sayısı, ABD’nin Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar uzanan müdahil olduğu girişimlerin toplamını işaret ediyor Bu veri, Washington’ın yalnızca başarılı darbelere değil, aynı zamanda başarısız kalan, yarıda kesilen veya istenilen sonucu vermeyen operasyonlara da kaynak ve enerji harcadığını gösteriyor.
Başarısız müdahaleler, sadece rejim değişikliğini gerçekleştirememekle kalmaz, aynı zamanda ABD’nin küresel imajını zedeleyebilir, yerel aktörler nezdinde güven kaybına yol açabilir ve müdahale edilen ülkede otoriter rejimlerin daha da sertleşmesine neden olabilir. Bu, 93 sayısının ardında, sonuçsuz kalan yüzlerce diplomatik, istihbarat ve askeri çabanın muhasebesini de barındırdığı anlamına geliyor.
Bu bağlamda, Barrack’ın itirafının temelinde yatan mesele, yöntemin kendisinin başarısız olmasıdır. Yani, ABD bir rejimi devirse bile (Irak, Libya örneklerinde olduğu gibi), yerine öngörülen stabil, demokratik yapıyı kuramıyor. Devrilmeyen ya da devrilemeyen rejimlere yapılan müdahaleler ise (İran, Suriye’nin ilk aşamaları), ABD’nin küresel etki gücünü sorgulatan maliyetli ve sonuçsuz çabalar olarak kayıtlara geçiyor. Bu durum, “demokrasi ihracı” politikalarının sadece gerçekleştirilemeyen hedefler değil, aynı zamanda bölgede kalıcı istikrarsızlık yaratan döngüsel hatalar olduğunu kanıtlar nitelikte.
MÜDAHALECİ POLİTİKA KENDİ KENDİNİ TÜKETİYOR
Tom Barrack’ın sözleri, ABD’nin Soğuk Savaş’tan bugüne taşıdığı darbe ve rejim değiştirme geleneğinin artık çökmüş bir model olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.
Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da yaşananlar; “demokrasi ihracı” söyleminin ardında çoğu zaman kaos, bölünme ve güç boşluğu bıraktığını kanıtlıyor.
BİR DÖNEMİN ARDINDAN AÇIK BİR MUHASEBE
Tom Barrack’ın açıklamaları, yalnızca bir diplomatın görüşü değil; geçmişte yaşanan örneklerin tarihî bir muhasebesi olarak okunabilir. Bu açıklama, Amerikan dış politikasında uzun zamandır eleştirilen “müdahalecilik + rejim değişikliği” modeli için açık bir itiraf ve dönüşüm çağrısı niteliğinde.
Ancak, bu itirafın arkasında somut bir politika dönüşümü olup olmayacağı; bölgedeki aktörlerin bu çağrıya nasıl tepki vereceği — yani yeni dengelerin ne olacağı hâlâ belirsiz. Türkiye açısından ise bu açıklamalar hem Suriye sahası hem de İran dosyasında masada yeni hesapların yapılabileceğine işaret ediyor. Diplomatik denklemlerin yeniden şekillenmesi, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bölgesel politikaları açısından kritik sonuçlar doğurabilir.






















