(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Her yaşta mı böyleydi bilemedim, şimdilerde zamanın çok hızlı geçtiğini farkediyorum. Kararsız adımlarla ‘genç ihtiyar’ faslına doğru yürüyorum. 40’tan sonra saymayı bıraktım. Orada durdum. Fakat zamanı durdurmak elimde değil. Dünyanın hızı aynı… Milim ilerleme yok. Lakin tarih nehrinin akışı çok süratli… İsmet Özel “Geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı / Kararmış rakamların yarıklarından sızarak…” der bir şiirinde.
‘Tamahkar tüccarı’ da ne demek…? İyi şairler kavramlarını da kendileri üretir. Beylik sözler, bilinen aşinası olan ifadeleri kullanmaz. İsmet Özel’in siyasi çizgisine çok mesafeliyim. Ama şiirini severim. Amentü’yü fırsat buldukça okurum. Şiirine laf söyletmem. Hayatı soldan sağa kaydı. Müslüman olarak tanımladı kendisini. Ve şiirini de yazdı. Buyurun bir kaç mısra; “damar kesildi, kandır akacak /ama kan kesilince damardan sıcak / sımsıcak kelimeler boşandı / aşk için karnıma ve göğsüme / ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden / aşk ve ölüm bana yeniden / su ve ateş ve toprak / yeniden yorumlandı…”
Solculuk mu diyelim devrimcilik mi? Sol biraz hafif kalır. Doğrusu ‘devrimci’. O günlerden arkadaşı Ataol Behramoğlu’nun bir kitabını okumuştum, şiir üzerineydi. İsmet Özel’den de söz ediyordu. Dostunun ‘hidayete ermesinden’ hoşnut değildi. “Amentü şiirini okuyunca eyvah dedim” diye yazmıştı hafızam beni yanıltmıyorsa, “Kaybettik İsmet’i de…” diye de eklemişti. Hayat bu… Değiştirir insanı. Fikirler, düşünceler değişir. Siyasi çizgi de öyle…
Sol kesim mahallesinden kopana iyi gözle bakmaz, selamı sabahı keser ve ‘Dönek…’ diye aşağılayacığı bir kelime kullanır. Sağ mı? Sağ daha fena… ‘Dönek’ kesmez ‘hain’ damgası yer safını değiştiren. Davaya ihanet kabul edilir. Ve düşman diye görülür. Siyasette da sağdan sola transferler hoş karşılanmaz. Çok parti değiştirene ‘fırıldak…’ dendiği vaki. Merkez sağdaki bir partiden diğerine geçene ‘dansöz’ diye manşet atıldı. İsmi aklımda da yazmak istemedim, hukukuna girmemek için.
Yıllar öncesinden bir karikatür hatırlıyorum. Uçurumun kenarında bir koyun sürüsü… Aşağıya atlayan atlayana… Sıra kendine gelen koyunlardan biri vazgeçer, sürüye uymaktan ve geri döner… Arkasındaki koyun ‘dönek’ diye hakaret eder. Bazen dönmek ‘kurtuluş’ anlamına da gelir. Dönersin ve hayatını kurtarırsın. Kim bilir belki ahiretini de sağlama alırsın. Koyun ve uçurum deyince… Daha bir kaç hafta önce okudum. Van’ın Çatak ilçesinde 334 koyun uçurumdan kendilerini aşağıya atmış. O ilk atlayan koyun var ya… Aslı suçlu o. Hepsini ölüme çeken…

İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu deyince ‘şiire feda edilen diş hikayesi’ni hatırlamamak olur mu? Bilen var, bilmeyen var. İsmet Özel askerliğini ‘sürgün alayı’ diye nam salmış Muş’ta yapar. Yılmaz Güney asker arkadaşıdır. Siyah beyazlı birlikte fotoğrafları var… Yıl 1969. İki sakıncalı asker… Devletin gözünde tabii. Oysa her ikisi de sanatkar… Biri sinema sektöründe diğeri edebiyatta, şiirde iz bırakmış iki isim. Ataol Behramoğlu başka bir yerde ama sürgünde ve göz hapsinde… Birbirlerine karşılıklı moral mektupları kaleme alırlar.
ŞİİRE FEDA EDİLEN DİŞ…
Mektuplar şiirlerle de süslenir. Bir subaya karşı geldiği için Trabzon’dan Malazgirt’e sürgün ve hapis giden Ataol Behramoğlu, İsmet Özel’e şu şiiri gönderir; “Yıkılma sakın geçerken günler / Yaralayarak gençliğini / Onurlu, güzel geleceklerin / Biziz habercileri düşün ki / Ve halkın bağrında bir inci gibi / Büyüyüp gelişmektedir zafer…” Devrimci bir duruşun şiiri. Ama büyüyüp gelen ‘zafer’ değil ‘faciadır’. Gelen 12 Mart’tır. Devrimcilerin üzerinden bir tank gibi geçer.
Şartlar ağır… Şiir doğmak için iklim ister. İsmet Özel, Ataol Behramoğlu’na şiirle cevap yazacaktır fakat ortamını bulamaz. İlham perisi disipline gelmez. Çare arar Özel. Ve yolunu bulur. Nasıl mı? İsterseniz kendi ağzından dinleyelim. Bir röportajda anlatmıştı; “Ben de ona bir şiirle cevap vereyim dedim. Ama nasıl yapacağım? Hem askerlik hem şiir olmuyor. Hemen bir formül buldum. Diş çektirene üç gün istirahat veriyorlardı. Ağzımda da diş kökleri vardı. Dişçiye çıktım üç diş kökü aldırdım ve üç gün istirahat aldım. Üç gün uğraştım didindim, ama şiir bitmedi. Bitmeyince gene dişçiye çıktım, dedim ki ‘Şu dişleri çek.’ Çürük olan ama tedaviyle kurtarılabilecek olan iki dişimi çektirdim. Dolayısıyla üç gün daha dinlenme imkanı doğdu ve altı günde şiiri bitirdim…”
Hikaye, efsane falan değil. Gerçeğin ta kendisi. İnanması güç değil mi? Bir şiir için dişlerini feda eden şair… Sıradan olabilir mi? Şairler zaten sıra dışı insanlardır. İşte ispatı… Peki o şiir hangisi? Merak etmez mi insan? Bedeli diş olan mısralar, dizeler… O şiirin adı da ‘Yıkılma Sakın…’ İsmet Özel “Sana durlanmış kelimeler getireceğim / pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler / kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir / seni çünkü dik tutacak bilirim / kabzenin, çekicin ve divitin /tutulduğu yerden parlayan şiir…” diye başlar şiirini yazmaya…
Ahmet Arif de ‘öyle yıkma kendini / öyle mahzun, öyle garip’ diye seslenir. Direniş şairin ruhundan beslenir; “Nerede olursan ol / İçerde, dışarda, derste, sırada / Yürü üstüne – üstüne / Tükür yüzüne cellâdın, Fırsatçının, fesatçının, hayının… / Dayan kitap ile / Dayan iş ile /Tırnak ile, diş ile / Umut ile, sevda ile, düş ile / Dayan rüsva etme beni…” Nazım’a göre de “Yaşamak direnmektir…”
Dönelim konumuza… İsmet Özel doğal olarak yaşadıklarını, askerlik hayatını da sokar şiire; “Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî / acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı / sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin / çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı / Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan / acılar bile duymadım kof yürekler önünde / beynim her sabah devrimcinin beyniydi / ayaklarım donukladı gelgelelim / sağlığın yerinde mi?”

‘YAŞAMAK, BİZİMÇÜN DOKUNAKLI BİR ŞARKI DEĞİL Kİ…’
Şiir uzun, yazıyı uzatmamak için tüm mısraları paylaşmayacağım. Ama her defasında beni vuran şu iki dizeyi dikkatlerinize sunmak isterim; “varsın zindanların uğultusu vursun kulaklarımıza / yaşamak / bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki…” Yaşamak acaba nasıl bir şarkı Özel ve Ataol için… Şarkı değil de ‘marş olmalı’. Devrimci marşı… Yazmıştı zaten İsmet Özel; “İnsanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda / marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak / belki ruhların gölgesi / düşer de marşlara / mümkün olur babamı / varlık sancısıyla çağırmak…”
Behramoğlu’nun ‘büyüyüp geliştiğini’ sandığı ‘zafere’ İsmet Özel’in bir bakıma cevabını içeren son bölümünü aktarmasam olmaz: “Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim / bütün devrimcilerin çektikleri / biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır / dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki / pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak / ama budandıkça fışkıran da bizleriz / ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…” Ölümden hayat çıkaran dizeler… ‘Ölüyorsak yaşanacak…’ diyen şairi anlayabiliyor musunuz? Şiir sadece beyinle akılla çözümlenmez, yürekle de duyumsanır. Özel’de her ikisi de var. Hem akıl ister anlamak için hem yürek ister duymak için…
Ey okur! Yazıya Eylül’ün ne çabuk geçtiğiyle gireyim arkasından asıl mevzuyu anlatayım diye oturdum. ‘Ikıgaı’yi yazacaktım. Bir kişisel gelişim kitabı… Beni çok etkileyen… Bir hazan mevsimi olan sonbahara kaydı yazı derken İsmet Özel aldı başka yere götürdü. Bir ‘diş hikayesi’ metnin omurgasını oluşturuverdi. Hayır, pişman değilim. Sonbahar şiir gibi mevsimdir. Bu iklimde şiir okumak, şiir üzerine konuşmak hüzünlü bir keyif verir insana. Ikıgaı başka bir yazıya kaldı…
Eğer haftaya şartlar elverirse eylül ve sonbahara ilişkin konuşuruz.





















