(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Son yıllarda bayram denince, birçok insanın aklına önce tatil planları geliyor. Oteller, yolculuklar, birkaç günlük kaçışlar… Oysa bayram; sadece dinlenmek için verilen bir ara değildir. İnsanın kendi köklerine dönmesi, ailesini yeniden hatırlaması, unutulan duyguların kapısını aralamasıdır. …ve gizil kalmış nice sevgilerin, insan ruhuna ilmek ilmek işlerken, duyguların insana suret vermesidir. Vefa, saygı, sevgi, merhamet, şefkat…
Çünkü bayram, takvimde kırmızıyla işaretlenen birkaç gün değil; bir evin yeniden kalp atmaya başladığı zamandır. …evin her bireyi birer organ… duygular damarlarıdır evin…
Eskiden bayram sabahları daha erken olurdu… Hatırlar mısınız? …bir düşünelim…
Güneş doğmadan, uyanan annelerimizin mutfaktan gelen ince sesleri karışırdı evin sessizliğine. Bir güzel telaşla uyanırdık… Çayın buharı perdeye siner, yeni ütülenmiş kıyafetlerin kokusu, çocukların, çocuk kalanların heyecanına karışırdı. Bir evin en güzel süsü pahalı eşyalar değildi ; aynı sofraya oturmayı bekleyen insanların kalbiydi o zamanlar… …duygudaş bir birlikteliğin resmedildiği bir yaşamda, hepimiz eşsiz birer renktik. …ve renklerimiz bir olduğunda, hayat tablosunun mimarları olurduk o zamanlar…
Hiçbirimiz bayramı “kaç günlük tatil” diye hesaplamazdık. Çünkü bizler için asıl mesele uzaklara gitmek değil, birbirimize daha da yaklaşabilmenin hayalleriydi. …ve bayramlar; gerçeğe dönüşen hayallerimizdi…
Şimdi büyüdük…
Takvimler değişti, şehirler büyüdü, yollar uzadı. Ama insanın içinde hiç değişmeyen bir şey kaldı: Bayram yaklaşınca duyulan o tarifsiz “eve dönme” hissi…
Çünkü bayram, sadece ziyaret değildir. Bayram; kırılmış bir gönlü onarmaktır. Varlığı, kalbimize huzurdan esintiler armağan eden insana kalpten sarılmaktır…
Sessizleşmiş bir babanın elini, biraz daha sıkı tutmaktır. Gözlerine bakıp, babayı kendimizde var etmektir… …belki de, çocuklar gibi eğlendirmektir…
Annenin “Yedin mi?” diye başlayan cümlesinin aslında “Ben hâlâ senin için dua ediyorum.” anlamına geldiğini fark etmektir.
Bir çocuk için bayram, harçlık kadar dedesinin – nenesinin anlattığı eski hikâyelerdir aslında. Çünkü çocuklar söylenen sözleri değil, yaşanan duyguları miras alır. Eğer bir evde büyüklerin eli öpülüyorsa, küçükler orada saygının ne olduğunu yaşayarak öğrenir. Eğer sofrada kimse telefona bakmadan birbirinin gözlerine bakıyorsa, çocuk orada sevgiyi tanır. Ve eğer bir anne, bayram sabahı yorgunluğunu gizleyip, herkese tebessüm ediyorsa; çocuk fedakârlığın – özverinin ne demek olduğunu sessizce öğrenir.
Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şey budur: Aynı evde bulunup, aynı duyguda buluşamamak…
Oysa bayram; kalabalık değil, yakınlıktır.
Aynı odada oturmak değil, aynı kalpte yer bulabilmektir.
Bugün, birçok insan bayramı yalnızca birkaç günlük dinlenme fırsatı gibi görüyor. Oysa insan bazen dinlenmek için uzaklara gitmez; annesinin sofrasına oturunca dinlenir. Babasının sesini duyunca huzur bulur. Kardeşiyle aynı çayı paylaşınca yorulduğunu unutur. Çünkü insanın gerçek yorgunluğu bedeninde değil, sevdiklerinden uzak kaldığında, kalbinde biriken bir tanımlanmamış, adı açıklanmaktan korkulan duygular yumağıdır…
Eskiden büyükanneler vardı…
Bir mendilin içine sakladıkları şeker kadar temiz duaları olurdu. Evlerine giren herkesi “misafir” değil “emanet” bilirlerdi. Şimdi çoğu aramızda değil. Ama onların bıraktığı bir miras hâlâ yaşayabilir: Mendilleri belki vermeyebiliriz. Ama mendile okunan duaları; belki ellerine sarılarak, gözlerine yürekten bakarak ve aynı duygularla mendil misali beyazlara bürünerek ruhlarına dolanabiliriz. Birbirine sırtını dönmeyen aileler…
Hatırda tutalım isterim. Bayramlar; çocuklara alınan kıyafetten önce; onlara bırakılan birer hatıradır.
Bir çocuğun hafızasında en çok ne kalır biliyor musunuz?
Kalabalık sofralarda yükselen kahkahalar…
Dedelerin cebinden çıkan buruşturulmuş harçlıklar…
Annenin “Üşürsün.” diye omzuna bıraktığı ince bir hırka…
Babanın, ailesi sofradayken yüzüne yerleşen huzurlu ifade…
Çünkü insan büyüyünce anlıyor:
Bayramın en güzel yanı tatil değilmiş…
Bir evin hâlâ dağılmadan ayakta durabilmesiymiş.
Bugün, belki birçok evde kırgınlıklar var. Kimi kardeş konuşmuyor, kimi evlat uzaklaşmış, kimi anne sessizce özlem çekiyor. Kimi baba güçlü görünse de her şeye rağmen, içinde çocukluk duygularının kırılganlığı kadar üzgün vakitler geçiriyor. Ama bayramlar tam da bunun için var. Bayramlar; bazen haklı olmaktan vazgeçip, aile olmayı seçmeli diye hatırlatıyor insana. Çünkü bazı pişmanlıkların telafisi olmaz diye farkındalığa götürüyor bayramlar. Bir gün aramak isteyip de, artık sesini duyamayacağımız insanlar olacağını.
Bu yüzden geç kalmayalım…
Bayramı yalnızca dinlenilecek birkaç gün gibi yaşamayalım. Çünkü bayramlar, insanın ruhunu dinlendiren en kıymetli buluşmalardır.
Annemize uzun uzun sarılalım.
Babamızın yorgunluğunu ilk kez fark eder gibi bakalım yüzüne.
Çocuklarımıza sadece bayram şekeri değil; merhamet, vefa ve paylaşmayı da verelim.
Çünkü gerçek bayram;
Bir valiz hazırlayıp uzaklaşmak değil, bir sofranın etrafında yeniden “biz” olabilmektir.
Ve belki de insanın hayat boyunca aradığı en büyük huzur:
Bayram günü, herkes şen seslerin sarmaladığı dağılmış bir eve bakarken, içinden şu cümleyi geçirebilmek:
“İyi ki aynı ailedeyiz…”






















