(The Turkish Post) – SAFA KAR
‘Bizim çocuklar’ formalite maçında ABD’yi 3-2 yendi. Maçta oyun üstünlüğü yoktu. Rakip kaleye çok fazla şut da çekilmedi. Buna karşılık 3 gol atmayı başardı Milli takım. Bunu şunun için söylüyorum, şu kadar şut, şu kadar oyun üstünlüğü gibi istatistikler çok da önemli değil. Skora nasıl yansıdığı, maç biterken tabelada ne yazdığı önemli. Hiç gol atamadan, puan alamadan da eve dönmek vardı. Yine de veda güzel oldu. Güneşin batarken grupta oluşturduğu güzellik gibi… Sonuçta güneş battı.
Milli takım Amerika’ya büyük umutlarla gitti. Hedef en azından bir çeyrek finaldi. Oyunculara tek tek bakıldığında nitelik ve kalite açısından eksiklik yok, fazlalık vardı. Arda Güler ve Kenan Yıldız gibi ‘büyük oyunculara’ sahipti. ‘Altın jenerasyon’ dendi. Marşlar, şarkılar, reklamlar her türlü coşku arkalarındaydı. Camilere bile ‘ekran kuranlar’ imamlar çıktı. Sabah namazından sonra ‘cemaatle maç’ izlemek için… Meydanlar, sokaklar sabahın köründe hareketlendi. Sonuç büyük hayal kırıklığı… İlk maçta ‘geliyorum’ diyen kabus ve hüsran…
Avustralya’ya ‘çantada keklik’ gözüyle bakıyorduk. Rakibimiz bile değildi. ABD ile birincilik yarışına gireceğimizi düşünüyorduk. Top bizde, oyun üstünlüğü bizde fakat skor onlardaydı. 90 dakika bittiğinde ‘avucumuzda sandığımız’ 3 puan uçtu gitti. Olur futbolda… Bir kazaydı. Telafisi mümkündü. Daha iki maç 6 puan vardı. 4’üdünü kazanmak bir üst tur için kafiydi. Umutlar diriydi. Montella ve ekibi ilk maçtan gerekli dersleri çıkarmak kaydıyla… Düştüğü yerden kalkmak bizim çocukların geçmişinde ve geleneğinde var. “Biz bitti demeden bitmez” diye bir slogan hediye ettik, futbol literatürüne…
Paraguay’ın eski havası yoktu. Biz ‘daha iyiydik’ ve formdaydık. 90 dakika tam bir kader maçıydı. Ve kalemizde golü görüverdik. Uğurcan Çakır’a bir şeyler olmuştu. Tutuk, savruk ve dağınıktı. “Uykusunu alamadığını” söyledi. Saat farkı mı yoksa Arizona çölünün iklimi mi? Bunlar futbola dahil… Önlemleri önceden alınacaktı. Turnuvanın en erken golünü yedik. 2002’den 2026’ya en hızlı ‘atandan’, en erken ‘yiyene’… Rakip 10 kişi kaldı. Olmadı. Onca gol girişiminden sonuç çıkmadı. Kaçan pozisyonlar ve uçup giden umutlar… Yitirilen puan değildi. Umuttu. Bir ülkenin futbol rüyasıydı. Çok erken ‘havlu attık’. Üçüncülük şansı sıfıra indi. Her iki rakibimizde avantajı kapmıştı. Ve ikili averaj söz konusuydu.
Amerika bir sadece formalite değil aynı zamanda itibar maçıydı. Takımın yaşananlara, eleştirelere, tepkilere bir isyanıydı. Montella inadından vazgeçti. Takımda revizyona gitti. Orkun sahadaydı, Ozan, Oğuz ve Zeki sahadaydı. Tepkilerin odağındaki Kerem kenara çekilmişti. Yedekleri veya B takımını sahaya sürdü. Üç gol ve galibiyet onların eseriydi. Son dakika golüyle grup lideri Amerika’yı yenmek güzel… Ama bu bir zafer değil. Başarısızlığı silemez. Milli hüsranı ortadan kaldırmaz. ABD için de formaliteydi, liderliği garantilemişti. Buradan bir futbol zaferi çıkarmaya çalışmak beyhude çaba…
ABD maçına Montella ‘olağanüstü anlam’ yükledi; “Bugünkü galibiyet 1000 tane zafere denk oldu” dedi. Ne demek şimdi bu… Hangi bin zafere denk? Galibiyetin ülkeye ve takıma faydası ne oldu? İlk iki maç ‘kaderdi’ de bu ‘zafer kader’ değil mi? Ortada 1000 zaferlik galibiyet falan yok. Hoş bir veda var… O kadar… Sonuçta ‘veda’… Hedef yola devam etmek değil miydi? Hani Nevv York’tan kupayı alıp dönecektik… Dünya kupasını kazanmak bile 1000 zafere denk olmaz. Montella yokken 24 yıl önce Türkiye Dünya üçüncüsü oldu. Avrupa’da çeyrek ve yarı finaller oynadı. Montella belli ki eleştirilerin çok etkisinde kalmış, psikolojisi bozulmuş ve ne dediğinin farkında değil.
Evet ‘oyun bitti’… Milli takım eve bozguna uğramış ordu gibi dönecek. Artık hesap vakti… Montella’dan Federasyon’a kadar sorumluluğu olan herkes ‘milli hüsranın’ hesabını vermek zorunda…






















