(The Turkish Post) – SAFA KAR
Henüz maçın ikinci dakikası… Paraguay topu kaptı, Ceza sahası dışından zayıf ve cılız bir şut… Yerden köşeye giden top ağlarla buluştu. Uğurcan Çakır uzandı ama topu çelmeye parmakları yetmedi. Bu golü Avustralya maçında da yemişti ‘bizim çocuklar’. Demek ki ders alınmamış… Herkes suçlu… Hocadan oyunculara kadar… Kaleye vurdurmayacaksın… Önlemini erken alacaksın… Kaleci de o topu çıkaracak. Aynı golden iki kez yemeyeceksin.
İnsan ‘Bir delikten iki kez ısırılmaz…!’ Takım bu cümleyi hiç duymadı mı? Hani Montella ‘herkesten fazla Türk’tü, o da mı duymadı?’ İlki ‘kazaydı’ ikincisi kaza olmaktan çıktı. ‘Ahmaklık’ diyeceğim ama ağır olacak. Tablo da ağır değil mi? Bir rüyayı kabusa çevirmeye kimin ne hakkı var? ‘İha, siha’ eşliğinde marşlarla Amerika’ya fethe gittik. Sonuç hüsran ve bozgun oldu. Ah o gol… Tüm hayalleri öldürdü. Rüyadan uyandırdı. Top ile fethi bozguna çevirdi. 80 milyon üzgün… Ve kahroldu.
Maçın son dakikalarında maçı anlatan spiker ‘zaman eriyor… Bu arada biz de eriyoruz’ dedi. Haklıydı. Dakikalar tükenirken tribünlerdeki 10 binler ve ekranları başındaki 80 milyon koltuklarında eridi gitti.
Ligte ‘panter’ kesilen Uğurcan dünya sahnesinde ‘kuzu’ gibi. Kader maçlarında bu kadar basit gol yenmez. Golü ‘takım olarak’ yedik… O yüzden herkes sorumlu… Kimse masum değil. Ve bu gol turnuvada atılan en erken, en hızlı gol… Biz golü kalemizde gören tarafız. Keşke atan tarafta olsaydık. 90 dakikanın keyfini sürerek izleyebilseydik maçı.
Ve kader anı… Maçın 35. dakikası bir duran top şansı… Ceza sahasına kestik… Mert Müldür yükseldi ve kafayı vurdu. Top önce üst direğe, sonra yan direğe çarptı ve geri geldi. Bir ayak uzanamadı orada. Bundan daha iyi karambol olur muydu? Defans topu uzaklaştırdı. Böyle bir şanssızlık… İlk maçta Abdülkerim’in uzaktan şutu direkte patladı. Şimdi de Mert’in kafası iki direğe birden çarptı. Futbol şansı da yanımızda değildi.
‘Acaba’ diyorum kaderi bir boyutu mu var? Yoksa sadece ‘şanssızlık mı?’ Üst üste şanssızlık olur mu? Sadece direkten dönen toplar da değil… Adamlar bir geldi pir geldi, golü attı gitti. Bizim çocuklar 90 dakika rakip kalenin önündeydi, her yolu denedi, uzaktan şut, ceza sahasına orta, kısa pas… Sonuç sıfır. İstatistikten bizden yana. Matematik bizden yana… Ama biyoloji rakipten yana… Avustralya maçında fizikti kazanan burada biyoloji… Oysa çocuklar eleştirileri dikkate almış saçlarını, bıyıklarını düzeltmişti. Kafa ve ayaklar konuşacaktı.
İlk yarının sonları… Mert Müldür’ün uyarısı sonuç verdi. Ağzını kapatan oyuncu kırmızı kartı gördü. Rakip 10 kişi kaldı. Koca bir 45 dakika vardı. Rakip bir kişi eksilmiş… Bundan daha iyi avantaj olabilir mi? Kader ve umut dakikaları başladı. Rakip çıkamıyordu. Tek kaleye bindi oyun. Kilidi nasıl açacaktık? Takımda ‘çilingir çok’. Hakan, Arda ne güne duruyor? Böyle maçların oyuncusu değil mi? Kenan Yıldız dar alandaki kıvrak çalımlarıyla defansı delik geçemez mi? Elde çilingir var.
Ceza sahasına gönderilen bilinçsiz ortalar… Duvardan geri geliyordu. Uzaktan vurulan toplar sonuçsuz kalıyordu. 1 gol bizi turnuvada tutabilirdi. Amerika maçına umutlarla çıkmamızı sağlayabilirdi. Çok pozisyon bulduk. Kalenin önünden dışarı vurulan toplar… Sadece beceriksizlik değil futbol şanssızlığıydı. Uzatma dakikalarında ceza sahasının içine harika top atıldı, Merih direğin dibinden dışarıya vurdu.
Zamanla birlikte koca ülke eridi gitti. Ve bir rüya kabusa döndü. Topla fetih düşü bozguna dönüştü. En hızlı gol yiyen takımdan sonra evimize en erken dönen ülke ünvanı da aldık. 24 yıl sonra dünya sahnesine çıkmıştık. Bütün ülke arkanızdaydı. Üzdünüz bizi…






















