(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Ümit Özdağ, haksız yere özgürlüğünden ediliyor.
Tutuklu olmasının iki gerekçesi var: İlki Cumhurbaşkanına hakaret, ikincisi halkı kin ve düşmanlığa sevk etme suçlaması.
TCK 299’da düzenlenen ve sadece tek bir kişiyi koruma amacı güden Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu, onun şahsında Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk milletinin manevi şahsiyetini koruma amacı taşıyor. Ümit Özdağ’ın devlete ve millete böyle bir hakarette bulunmayacağını herkes bilir. Cumhurbaşkanı makamında oturan kişinin milleti ve devleti temsil görevi dışında ikinci bir şapkası var: Bir siyasî partinin genel başkanı ve onun adına siyaset yapıyor. Ümit Özdağ, kendisi de bir siyasî parti lideri olarak onun rakibi ve karşı karşıya geliyor; elbette onu eleştirecek. Suçun gerekçesindeki maksat yönünden şayet sözünde Türk milletine ve devletine hakaret maksadı yoksa, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılanamaz. Eğer yargılanıyorsa, cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişi, bu kanunun milleti ve devleti temsil yetkisi ile kendisine sağladığı imtiyazı istismar ediyor ve Türk devleti ile Türk milletinin arkasına saklanarak siyasî rakipleri karşısında üstünlük sağlıyor demektir. Cumhurbaşkanı, siyasî rakipleri ile polemiğe girerken böyle bir şeye tevessül ve tenezzül etmez. Böyle bir iddianın kendisi cumhurbaşkanına hakaret suçu teşkil eder. Kanunun ruhuna, gerekçesine ve maksadına göre Ümit Özdağ’ın söylediklerine böyle bir anlam yükleniyorsa, sadece basit hakaret suçundan yargılanabilir.
TCK 216’da yer alan “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasına gelince.
Ümit Özdağ’ın Suriyeli Mülteciler konusunda partisi adına yürüttüğü politika, xenophobia yani yabancı düşmanlığı olarak nitelenebilir. Şahsen benim de çok rahatsızlık duyduğum ve eleştirdiğim bir tutum. Ancak, siyasî rekabet esnasında kullanılan abartılı ifadelerin tolerans alanı oldukça geniş olmalıdır. Yoksa siyasetçilerin ağzından çıkan her söz bu suç kapsamında yargılamaya konu yapılabilir. Asıl önemli ayrıntı ise bu suçun infazının olmaması, Özdağ’ın bu suçtan cezaevinde tutulmasının kanuna aykırılığı.
Düşman siyaseti:
Bir cerrah, bedenindeki rahatsızlığın sebeplerini ve seyrini nasıl herkesten iyi kavrayabilirse, Ümit Özdağ da, esaretinin sebebini ve karşılaşabileceği sonuçları hepimizden iyi anlayabilir ve yorumlayabilir. Siyasetin kavramlarını, teorilerini gayet iyi bilen bir siyaset bilimi profesörü, kendisine “düşman” muamelesi yapıldığını söylüyorsa, referansı Carl Schmitt’in “dost-düşman” ayırımıdır.
Onu rahatlatacak ve tebessüm ettirecek bir tartışmayı buradan sürdürebiliriz:
Ümit Özdağ’ın da kullandığı “Düşman Ceza Hukuku” kavramı yanlış.
Son zamanlarda siyasî tutuklamaları ve yargılamaları eleştirmek için bu kavram yaygın bir şekilde kullanılıyor. Günther Jacobs’a ait bu kavram, kamu güvenliği gerekçesi ve muhtemel bir tehlikenin önlenmesi adına alınan özgürlüğü kısıtlayan tedbirleri ifade ediyor. Bu tanım ceza hukukunun “vatandaş ceza hukuku” ve “düşman ceza hukuku” diye ikili ayrımına dayanıyor. Vatandaşa ıslah amaçlı suç ile orantılı ceza verilirken, düşmana tehlikeyi önlemek adına ağır ceza veriliyor. Alman Ceza Hukukunda, terör örgütü ve çete mensuplarına çok ağır cezalar verilmesi bu mantığa dayanıyor.
Kısaca, “Düşman Ceza Hukuku” kavramı başta Ümit Özdağ olmak üzere, Türkiye’deki tartışmalı siyasî yargılamalara uymuyor.
PKK yargılamalarında “terör propagandası” ve “terör örgütüne yardım” suçu, Düşman Ceza Hukuku kapsamında uygulanıyor. Gülen Cemaati’nin gördüğü muamele de aynısı. Uygulanan, suç ve ceza arasında orantıya dayanan vatandaş ceza hukuku değil; doğrudan bir tehlike suçu yargılanıyor ve geniş tutuklamalar ve yargılamalarla toplumun bir kesimi düşman olarak nitelenip zapt u rapt altına alınıyor. Yargılamalar bu amaçla yapılıyor. Askeri okul öğrencilerinin ceza alması, darbe ile hiç alakası olmayan öğretmenlerin, daha genel olarak sempatizan kitlesinin düşmanlaştırılması bu mantığa dayanıyor. Suçlama somut bir suç için değil, potansiyel bir tehlike adına yapılıyor. Potansiyel tehlikeyi ölçüp tartanlar ise düşmanı belirleyen ve ilan eden iktidar oluyor.
Ümit Özdağ’ın ve 19 Mart tutuklamalarına uyan, Carl Schmitt’inki. Schmitt siyasi rekabeti soyut düzeyden somut düzeye taşırken “dost-düşman” ayırımını kullanıyor. Egemenliği kullanan devlet adını verdiğimiz kurum, aynı zamanda kimin dost kimin düşman olduğunu tanımlayan otoritedir. Politikanın özü de dost ve düşman ayırımını yapma yeteneğine dayanır. İktidar için rekabet eden her grup, kendisine düşman olan kişi veya grubu tanımlayarak siyasal bir nitelik kazanır.
Düşman Hukuku:
Tabii düşman yargılanmaz, düşmanla savaşılır.
Yargı gücünü kontrol eden iktidarın eline geçirdiği güç rakibini yargılamak değil, onunla savaşmaktır. Savaşın amacı ise düşmanı yok etmek veya iradenizi ona cebren kabul ettirmektir. Özgürlükten mahrum bırakmak üzere cezaevine tıkmak savaşta kullanılan silahların gördüğü şiddet işlevini yerine getirir. Savcılar ve yargıçlar ise savaşan bir ordunun askerlerini sevk ve idare ederek düşmanı etkisiz hale getirmeye kalkan komutanlar gibidir.
Saint Juste’ın, 16. Louis’nin yargılanmasını tartışan Meclis’te yaptığı meşhur konuşma, yargılamalarda düşman hukukunun uygulanmasına dair ilk örneklerden biridir. Mecliste karşı karşıya gelen iki grup 16. Louis’nin Vatandaş Capet olarak anayasaya göre mi, yoksa Kral olarak mı yargılanması gerektiği konusunda ateşli tartışmalara girişiyor. 25 yaşındaki Saint Juste, “Kral yargılanmaz, kralla savaşılır” diyerek noktayı koyuyor.
Rakiplerin veya muhaliflerin düşman muamelesi gördüğü çok uzun bir tarih var arkamızda. Tarih “vatan haini” damgası yiyerek düşman muamelesi gören muhaliflerin hikâyeleri ile dolu.
Öz vatanında ve kendi devletinin çatısı altında düşman muamelesi görmek:
Kısaca Ümit Özdağ’ın karşılaştığı muamele, “Düşman Ceza Hukuku” tatbikatı değil, daha çok muhaliflerin “düşman” olarak etkisiz hale getirilmek üzere özgürlükten mahrum bırakılması. Ümit Özdağ, “Düşman Hukuku”na maruz bırakılıyor.
Peki onu düşman sıfatıyla rehin alanlar somut olarak nasıl bir fayda sağlamayı amaçlıyor.
İletişimini, ilişkilerini, siyasi çalışmalarını cezaevi duvarları içinde sınırlıyor, etkisizleşiyor. Onu enterne etmiş oluyor.
Önce doğrudan kendisine, sonra onun dalga boyunda muhalif olanlara korku salmış ve baskı altına almış oluyor.
Bir işe yarıyor mu?
Hayır.
Ümit Özdağ’ın esareti dışında, iki maksat da gerçekleşmiyor. Mesajları daha uzun menzilli ve daha etkili hale geliyor. Korku yerine öfke ve sahiplenme duygusu ile sempati alanını genişletiyor.
Cezaevi şartlarını iyi bildiğim için ekliyorum. Prusya disiplini ile çalışan bir akademisyen olarak kitap okumak ve yeni politik projelere kafa yormak için daha fazla zaman buluyor.
Bir akademisyen olarak Ümit Özdağ:
Benim kefaletim ve tanıklığım ne kadar geçerli olur bilemem, ama onun akademik yeteneklerini en yakından tanıyanlardan biriyim.
Siyasi görüşlerimiz ve tutumlarımız birbirine taban tabana zıt. Yollarımız çok uzun zaman önce ayrıldı. Ama şundan eminim ki, bu niteliklere sahip birini içerde tutmak her şeyden önce ilme, irfana ve memleketin münevver sermayesine büyük bir haksızlık.
Mazlum ve mağdur olduğu için benim bile sempatimi ve saygımı kazandı.
Ümit Özdağ ile yıllar boyu aynı bölümde, uzunca bir süre aynı odada çalıştık. Doçentlik ünvanını 1993’te aynı jüriden 15’er dakika arayla birlikte aldık. Birikimini, ufkunu bilirim.
Ümit Özdağ, Türkiye’de çok fazla iz bırakmadan aramızdan ayrılan en büyük Türkçü aydınlardan olan Muzaffer Özdağ’ın oğlu. Muzaffer Özdağ benim tanıdığım en nitelikli, birikimli, yetkin bir tarih bilinci olan Türkçülerden biriydi. Malum, 27 Mayıs darbesinin üsteğmen rütbesi ile en genç üyesi, 14’lerden biri ve Alpaslan Türkeş’in de çok değer verdiği bir isim. Çok ihatalı ve sağlam bir kurmay perspektifi vardı. Politikayı askeri tabirlerle tasvir ve analiz ederdi. Dindar biri olmamasına rağmen, “Türkiye Cumhuriyeti Hudeybiye barışı üzerine kuruludur” sözünün, üzerinde kitap yazılacak kadar derin bir vukufu yansıttığını düşünürüm.
Ümit Özdağ’ı da, dönemin muktedir İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya meydan okuduğu gün takdir ettim.
Ezcümle, Ümit Özdağ’ın içerde olması canımı sıkıyor: Ona dönük bir hukuksuzluk Türkiye için bir eksiklik.
Ve ne yaman çelişki:
Ümit Özdağ’ın kendisi ile Öcalan arasında kurduğu denklem yanlış. O, Öcalan’ı dışarı çıkartmak için içerde tutulmuyor. Onu dışarı çıkartacak vetire, Kürt sorununun da çözümü olan Hukuk Devleti’ne dönüşe bağlı. Kürtlerin rızasını almak için hukuk geri gelirse, hukuksuz bir şekilde içerde tutulan Ümit Özdağ da özgürlüğüne kavuşmuş olacak.





















