(The Turkish Post) – MERT DEMİR
Dilimize pelesenk olmuş, meşhur bir söz vardır: “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” diye. Bu söz aslında, her hatanın telafi edilebileceği anlamına geliyor. Burada önemli olan hatanın bilinçli yapılmaması… Aksi durumda bu tarz hatalar, her zaman düzeltmeye matuftur.
16 Şubat 2018 tarihinde Habertürk gazetesinde skandal bir haber gündeme gelmişti. “Uyuşturucu kullanıcısı beraat etti, esrar kendisine iade edildi” şeklinde gazeteye yansıyan habere göre; Manisa’nın Salihli 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davada hakim, uyuşturucu kullanıcı olduğu iddiasıyla yargılanan sanığa beraat kararı verdi. Mahkeme, sanığın üzerinde bulunan 960 gramlık esrar maddesinin da sanığa iadesine hükmetti. Söz konusu karar, Yargıtay’ın denetimde fark edildi. Yüksek mahkeme, yerel mahkemenin bu hatasını düzeltme ihtiyacı hissetti.
Yargıtay, bozma kararında, “Ele geçen maddenin, uyuşturucu maddelerden esrar olduğu tespit edilmesine rağmen; üretimi bulundurulması, kullanılması, taşınması alımı ve satımı suç oluşturan uyuşturucu maddenin müsaderesi yerine sahibine iadesine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir” dedi.
Yıllar sonra, benzer bir karar da İstanbul’da yaşandı.
İstanbul’da yerel bir mahkeme, bir sanık hakkında hüküm kurdu. Verilen kararda, sanığın gözaltı aşamasında üzerinde bulunan yaklaşık 2 kg esrarın iadesi istendi. Yanlış okumadınız. El konulmuş, delil niteliği taşıyan ve toplum sağlığı açısından son derece tehlikeli bir madde, bir hâkim kararıyla sanığa iade ediliyor. Burada illa bir art niyet aramanın anlamı yok. Bazen mahkemelerin yoğunluğu, bazen de dosyaya gereğinden fazla hakim olamamanın verdiği durumlardan dolayı, yanlışlıklar olabilir.
Hakimin bu kararı, ancak bir savcının dikkati sayesinde fark ediliyor. Asıl soru ise şurada duruyor: Bu karar nasıl verildi ve daha da önemlisi, nasıl verilebildi? Hukuk, hata payı olan bir insan faaliyetidir; bunu inkâr etmek mümkün değil. Ancak bazı “hatalar” vardır ki, bireysel bir yanılgı olmaktan çıkar, sistemin alarm vermesi anlamına gelir. İki kilo uyuşturucu, bir imla hatası değildir. Yanlış yazılmış bir tarih ya da eksik bir imza hiç değildir. Bu, doğrudan kamu güvenliğini, adalet duygusunu ve yargıya olan güveni ilgilendiren bir meseledir. Bu noktada iki ihtimal vardır: Ya karar, maddi gerçeğin tamamen göz ardı edilmesiyle verilmiştir. Ya da yargı sürecinde ciddi bir denetim ve dikkat zaafı söz konusudur. Her iki ihtimal de ürkütücüdür. Çünkü uyuşturucu, yalnızca bir suç konusu değil; çürüyen mahallelerin, yıkılan ailelerin ve kaybolan hayatların sembolüdür.
Devletin bu maddeyle ilişkisi nettir: El koyar, imha eder, mücadele eder. Bu kadar açık bir kamusal tutumun olduğu bir alanda “iade” kelimesinin yan yana gelmesi, hukukun kendi diliyle çelişmesi anlamına gelir. Daha da düşündürücü olan, bu kararın sistemin iç denetimiyle değil, bireysel bir savcının dikkatiyle ortaya çıkmasıdır.
Yani mesele sadece bir hâkim kararı değildir; mesele, o kararın süzgeçten geçmeden yürürlüğe girebilme ihtimalidir. Eğer fark edilmeseydi, bugün neyi konuşuyor olacaktık? İki uyuşturucu hangi sokakta, kimin elinde, hangi hayatta iz bırakacaktı? Yargı, sadece karar veren bir mekanizma değildir; aynı zamanda topluma güven telkin eden bir kurumdur. Bu güven, “nasıl olsa birileri fark eder” anlayışıyla değil, sistemli bir sorumluluk bilinciyle ayakta kalır. Aksi hâlde adalet, terazisi olan ama gözü bağlı olmayan bir figüre dönüşür.
Bu olay, tekil bir skandal olarak geçiştirilemez. Sorulması gereken soru şudur: Benzer kaç karar fark edilmeden geçiyor? Hangi dosyalarda “olağan” görünen ama olağan olmayan ayrıntılar saklı? Hukuk devleti, hatasız olmak zorunda değildir; ama hatayı görüp yüzleşmek zorundadır. İki kilo uyuşturucu, görmezden gelinecek bir ayrıntı değil; sistemin kendine bakması için tutulmuş bir aynadır. Ve o aynaya bakmak, artık ertelenemez.























