(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de artık dizi ve film senaryolarını yakalamak inanın çok zor. Ne yazık ki, hiç bir yapımda temel bir konu bulunmuyor. Özelliklerin dizilerin senaryolarının temel bir doktrini var. O da kadın bedeni ve cinsiyetçilik üzerinde tahakküm…
Üzülerek belirteyim… Bu konularla ilgili, feminist yaklaşım içinde bulunan bazı kadın dernekleri, tepkilerini açıkça ortaya koymalı. Çünkü kadının bedeni, kendine özeldir. Bu kadar, dizi ve film senaryolarında sadece şehevi duyguları uyandıran ve erotizm estiren bir varlık şeklinde, sunulması büyük bir saygısızlık. Kadın, toplumun bütün alanlarında temel varlığıyla yer almalı. Yaptığı mesleğiyle ve kararlarıyla anılmalı sadece. Onun dışında, bu değerleri yok sayıp, sadece cinsel bir obje malzemesi haline getirmeye çalışmak, iyi niyetten öte, bilinçli ve art niyetli bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum.
Özellikle son dönemde başta kayyım atanan Show TV olmak üzere, özel kanalarda yayınlanan dizilerde ciddi bir toplumsal ahlak sorunu ve dezenformasyon oluşturma duygusu sezinliyorum. Baştan ifade edeyim. Sansür kavramından nefret ederim. Sonuna kadar da karşıyım. Ama “gerçek hayattan uyarlanmış” şeklinde not düşüp, bir senaristin afaki hayal ürünlerini pazarlamak, başlı başına bir pazarlama sahtekarlığı…
SAPLANTISAL DUYGULAR…
Neden mi bunları sürekli dile getiriyorum? Bizim için toplumsal ahlak, çocukların sağlıklı ergenlik yaşaması ve aile temelinin sağlam olması önem arz ediyor. Neticede akşam ev ortamında dizilerde haliyle, birlikte izleniyor. Ancak dizilerde verilen saplantısal mesajlar ve sadece reyting algısı, toplumun maalesef temeline dinamit koyuyor.
Bu kapsamda Show TV’de yayınlanan “Bahar” isimli dizi de, ilk bakışta bir kadın dayanıklılığı hikâyesi gibi görünse de, son bölümlerdeki anlatı tercihleriyle Türkiye’nin toplumsal yapısındaki derin dönüşümlere, hatta deformasyonlara neden oluyor. Özellikle önceki gün yayınlanan bölümünde, bir kadının iki farklı erkekten hamile kaldığını söylemesi, bir diğer kadının ise sperm bankası aracılığıyla hamile kalması, artık sadece bir “dizi olayı” değildir maalesef. Ekrana getirilen bu sahneler, toplumsal değerlerin, aile kavramının ve bireysel sorumluluğun yeniden tanımlandığı bir çağın aynasına dönüşmüş durumda. Söz konusu ahlaksız yaklaşımı gösteren kadının, “masum” bir şey yapmışcasına, hafif bir gülümsemeye girmesiyse, bunun kanıksanmasına kapı aralıyor. Neticede karşımızda bir kadın var. Ve bu kadın, bekar olmasına karşın, aynı anda iki erkekle, cinsel bir yaşam sürüyor. Ve karnındaki bebekler de, iki erkeğin birer örneği gibi lanse ediliyor.
ÖZGÜRLÜK ALGISI VE KADIN FİGÜRÜ
İşte bu durum, modern ekranlarda “özgürlük” olarak pazarlanan birçok tercih, aslında köklerinden kopmuş bir toplumun şaşkınlık hâlini yansıtıyor. Bahar dizisi, izleyicinin gözünün önüne yeni bir kadın figürü koyuyor: Ne tamamen “fedakâr anne” arketipi, ne de “bağımsız birey” idealine sığan bir kadın. Ancak bu figür, bir anlamda yönünü kaybetmiş modernliğin simgesi hâline geliyor. Çünkü dizideki kadın karakterler artık sadece yaşamın öznesi değil, ahlaki belirsizliklerin de taşıyıcısı.
Söz konusu dizide, bir kadının iki farklı erkekten hamile kalabileceğini itiraf etmesi, dizinin senaryosundaki dramatik bir zirve değil yalnızca; aynı zamanda toplumun ahlak haritasında yaşanan kaymayı da temsil ediyor. Bu, bireysel tercihler üzerinden yürütülen bir özgürlük anlatısının, kolektif vicdanla çeliştiği nokta olarak bakabiliriz. Bahar, bu anlamda bir televizyon dizisinden çok, günümüz Türkiye’sinin kültürel laboratuvarı ne yazık ki. Gelenekle modernlik arasında sıkışan, anlam arayışında savrulan bir toplumun ekran yansıması açıkçası.
SPERM BANKASI VE BABA FİGÜRÜNÜN YOK SAYILMASI
Diğer yandan da dizide başka bir kadının, sperm bankasıyla hamile kalması da, “baba figürünü” tamamen devreden çıkararak yeni bir toplumsal deneyi temsil ediyor. Bu durum, “aile” kavramını biyolojik sınırlarından koparıp, bireysel isteklerin ürünü hâline getiriyor. Ancak mesele sadece kadının özgür doğurganlığı değil; bu özgürlüğün arkasındaki toplumsal yalnızlık, yabancılaşma ve değer boşluğu da dikkate değer. Artık çocuk, bir sevginin ürünü değil; bir tercihin, hatta bazen bir kimlik göstergesinin nesnesi hâline geliyor.
Bu tabloyu “ilerleme” diye alkışlamak kolay. Ama belki de alkışladığımız şey, bir toplumun duygusal belleğini kaybedişinin bir sonucudur. Bahar dizisi, izleyiciyi sarsan sahneleriyle, aslında ekranın ötesinde yaşadığımız bir gerçeği ifşa ediyor: Değerler sistemimiz çözülüyor, ama biz bu çözülmeyi “özgürlük” diye izliyoruz. Belki de asıl sorulması gereken soru şu: Modernlik mi bizi dönüştürüyor, yoksa biz mi modernliği kendi deformasyonumuzun kılıfı hâline getiriyoruz?






















