(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye son dönemde farklı bir süreç yaşıyor. Toplumda değer yargılarıyla ön plana çıkan bazı gazeteci, sanatçı ve bürokratların ahlak dışına taşan yaşam anlayışları sokağa yansımış durumda.
Aralarında Habertürk Televizyonu’nun eski genel yayın yönetmenleri Veyis Ateş ve Mehmet Akif Ersoy’un da bulunduğu isimlerin adlarının karıştığı iddia edilen fuhuş partileri ve uyuşturucu kullanımı, toplumda adeta şok etkisi yarattı.
Ekranlarda yıllarca ahlak, erdem, edep ve dinsel söylemlerle topluma ders veren; kendince mutedil tipler olarak sunulan bu isimlerin karıştığı ahlaksız yaşam tarzları, aslında yüzlerindeki maskeyi de düşürmüş oldu.
İşin dinsel yanına bakıldığında, herkesin yaşam tarzı kendine has ve özel olmalıdır; elbette başkalarının yaşam alanlarına müdahale edilmediği sürece.
Öte yandan, dinsel yaşamları ve muhafazakâr yaklaşımlarıyla dikkat çeken çevrelerin bu konuda daha hassas olmaları beklenir. Kısacası kişi, yaşadığına ve inandığına yalnızca kendi iç dünyasında sadık kalmalıdır. Ahlaksız bir yaşam tarzı varsa da, bunu dinsel bir kimlikle kesinlikle maskelememelidir.
Aslında Habertürk Televizyonu’nun iki eski yöneticisinin yaşam tarzı, tam da bunun göstergesi. Kamuoyuna yansıdığı şekliyle fuhuş ve kokain âlemleriyle, adeta gece kuşları gibi bir hayat süren bu “gözde” gazeteciler, gün içerisinde ise toplumun en hassas noktalarına temas eden dinsel söylemlerle hareket etmişlerdir. Kısacası mütedeyyin ve muhafazakâr gibi görünerek açık bir ikiyüzlülük sergilemişlerdir.
Muhafazakâr Dünyada Yaşanan Zehirlenme
Muhafazakârlık, tarihsel olarak bir tutumdur. Ölçülülük, mahremiyet, kanaat ve ahlâk iddiası taşıyan bir duruş olarak öne çıkar. Bugün ise çoğu zaman bir etiket, bir meşruiyet kalkanı, hatta kimi durumlarda bir dokunulmazlık zırhı hâline gelmiştir. Özellikle medya alanında muhafazakâr kimliğiyle öne çıkan Mehmet Akif Ersoy ve Veyis Ateş gibi isimler etrafında patlak veren tartışmalar, bu zehirlenmenin ne denli derinlere sirayet ettiğini göstermektedir.
Ateş ve Ersoy gibi kamuoyunda yakından tanınan isimlerin “değerler” söylemiyle varlık göstermesi, ardından da ahlak dışı yaşam tarzlarına ilişkin iddiaların kamuoyuna yansıması, muhafazakârlığın bugün neye dönüştüğünü çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Bu isimler gündeme geldiğinde sarsılan şey bireyler değil, iddia edilen ahlâk rejimidir. Çünkü Ersoy ve Ateş etrafında dönen tartışmanın kaynağı, onların özel yaşamları değildir. Tam tersine, kamuoyunda tartışılan; geçmişte ön plana çıkardıkları dinsel yaşam tarzları, görünür muhafazakâr kimlikleri ve bu kimlik üzerinden kurdukları söylemdir.
Kısacası iki isimle ilgili sorunlar, bireysel zaaflar meselesi değildir. Her insan çelişkiler taşır; her hayat kırılganlıklarla doludur. Elbette Ersoy ve Ateş de birer insan olarak hata yapabilir. Ancak mesele, bu zaafların ahlâk vaazı eşliğinde, dini ve kültürel üstünlük iddiasıyla kamusal alana taşınmış olmasıdır. Muhafazakârlık burada bir değerler manzumesi olmaktan çıkıp, eleştiriden azade bir kimlik siyasetine dönüşmüştür.
Fakirlik Edebiyatı ve Aşırı Zenginleşme Meselesi
Bir diğer konu, belki de daha vahimi, zenginleşme meselesidir. Muhafazakâr söylem, yıllarca israfı, gösterişi ve dünyevileşmeyi eleştirmiş; kanaati yüceltmiş, tevazuyu kutsamıştır. Ancak bugün muhafazakâr kimliğiyle bilinen kimi figürlerin etrafında dolaşan “Bu kadar hızlı nasıl?” sorusu, bu söylemin içinin ne denli boşaltıldığını göstermektedir. Şeffaflıktan uzak her zenginleşme, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlâki bir meseledir. Bu noktada muhafazakârlık artık ahlâk üretmez; ahlâkı tüketir hâle gelmiştir.
Geçmiş örneklere bakıldığında muhafazakârlık; eleştiriye kapalı, hesap vermeyi zayıflık sayan, kendini sürekli mağdur ilan eden bir yapı olarak karşımıza çıkıyordu. Güya güç ve imtiyaza karşıydı.
Bugün ortaya çıkan iddialar ve görüntüler ise muhafazakârlığın bu iddialardan ne kadar uzaklaştığını açıkça göstermektedir. Artık dinsel yaşam, zenginleşme ve güç gösterisinin gerisinde kalmıştır. Kısacası muhafazakârlaşma, koruyucu bir kabuk olmaktan çıkıp zehirli bir sis hâline gelmiştir. Üstelik bu sisin içindekileri çürüttüğü de gözlerden kaçmamaktadır.
Toplumun Öfkesi: İkiyüzlü Davranış Biçimine
Son olarak şunun altını çizmek gerekir: Toplumun, sosyal medyaya da yansıyan tepkilerine bakıldığında, Ersoy ve Ateş gibi isimlerin “uygunsuz yaşam” iddialarına yönelik asıl öfkenin kaynağı bu iddiaların kendisi değildir. Tepkinin merkezinde, inanç söylemiyle ahlâk dayatırken kendi yaşamlarında sergiledikleri ikiyüzlülük vardır. İnsanlar hataya değil, hatanın inkârına itiraz eder. Günaha değil; günah üzerinden kurulan ahlâk tahakkümüne karşı çıkar.
Bugün muhafazakâr kimliğin yaşadığı kriz tam da burada yatmaktadır. Söylenenle yaşanan arasındaki mesafe artık gizlenemez hâle gelmiştir. Bu nedenle mesele birkaç ismin düşüşü değildir. Asıl soru şudur: Ahlâkı temsil ettiğini iddia edenler, ne zaman ahlâkın en büyük istismarcılarına dönüştü?
Muhafazakârlık yeniden bir anlam taşıyacaksa, önce bu soruyla yüzleşmek zorundadır. Aksi hâlde geriye yalnızca iktidarla barışık, vicdanla mesafeli bir etik enkaz kalacaktır.






















