(The Turkish Post) – MEHMET EREN
Bazı geceler vardır;
takvim yapraklarından düşer ama insanın içinden hiç çıkmaz.
6 Şubat gecesi öyle bir geceydi. Hasta olan 10 yaşındaki kızımın başında bekliyordum. Yarıyıl tatili bitmişti; ertesi gün okullar açılacaktı. Elimde Hayyam’ın şiirlerinin olduğu bir kitap vardı. Bir dörtlüğün altını çizmişim; şimdi hatırlıyorum. Hayatın geçiciliğinden, dünyanın bir gölge olduğundan bahsediyordu. O an, bu sözlerin bu kadar gerçek olabileceğini bilmiyordum.
Sarsıntı başladığında ne korku vardı ne panik. Sadece derin, ağır bir sessizlik çöktü içime. Çünkü insan bazı anlarda hisseder: Bir eşik aşılmıştır. Geri dönüş yoktur. O gece milyonlarca insan gibi benim ve ailemin de hayatı, bir daha eskisi olmayacak şekilde değişti.
Antakya, o gece distopik bir filmin setine döndü. Depremden hemen sonra sokaklara çıkan insanlar, nereye gittiğini bilmeyen, ne yaşadığını anlayamayan gölgeler gibiydi. Yıkımın ortasında dolaşan, birbirine bakıp hiçbir şey söyleyemeyen insanlar… Kimse gün ağarana kadar olanlara inanmak istemedi. “Birazdan biter” duygusu, insanın kendini koruma refleksiydi belki de.
Ama sabah oldu.
Ve hiçbir şey bitmedi.
İlk üç gün…
Bu felaketin en karanlık, en utanç verici kısmı tam olarak burasıydı.
Antakya, diğer birçok şehir gibi, kaderine terk edildi. Devlet yoktu. Koordinasyon yoktu. Kurtarma yoktu. Enkaz altından yükselen yardım çığlıkları saatlerce, günlerce duyuldu. Sonra o sesler birer birer sustu. İnsanlar canlı canlı gömülürken, yukarıda sadece boşluk vardı.
Mesleğim gereği savaşlar gördüm. Irak’ta bombalanmış şehirler, paramparça bedenler, toplu mezarlar… Ama hiçbirinde, 6 Şubat’ın ilk üç günündeki kadar ağır bir tabloyla karşılaşmadım. Çünkü savaşta ölüm ani gelir. Burada ise ölüm, yavaş yavaş, yardım gelmediği için geldi.
Sonra biz dağıldık.
Milyonlarca insan…
Kimi başka şehirlere, kimi başka ülkelere. Türkiye’nin dört bir yanına, dünyanın dört bir yanına savrulduk. Yeni hayatlar kurmak zorunda bırakıldık. Zorunda… Çünkü bu bir tercih değildi. Bu, hayatta kalma biçimiydi.
Ve tam bu noktada, başka bir şey başladı.
Deprem bitti ama soygun başladı.
İktidar, deprem bölgelerinde “en fazla dört katlı binalar yapılacak” dedi. Güvenlikten, şehircilikten, insan hayatından bahsetti. Sonra ne oldu? Sekiz, hatta on katlı bloklar yükseldi. Somut konuşalım:
Depremden önce dört katlı, yirmi daireli bir binanın yerine;
sekiz katlı, kırk–elli daireli bloklar yapıldı.
Ama mesele bununla sınırlı kalmadı. Eski mülk sahiplerinin daireleri küçüldü. Metrekareleri neredeyse yarıya indi. Aynı arsada iki katından fazla daire üretildi. Peki bu fazla daireler kime verildi? Kim aldı, kim sattı, kim kazandı? Bu soruların cevabı yok.
Yetmedi. İnsanlar, zaten yıkılmış hayatlarının üzerine, yıllarca sürecek, milyonlarca liralık borçların altına sokuldu. Yani ne oldu? İnsanlara var olan evleri yarı yarıya küçültülerek yeniden satıldı. Kendi mülkleri, kendi enkazlarının üzerinden pazarlık konusu yapıldı.
Nasıl ama?
Asrın felaketine yakışır bir asrın soygunu.
Bir yanda “rezerv alan” denilerek mülkiyet askıya alındı, diğer yanda törenler düzenlendi. “Asrın lideri”, “asrın projeleri” anlatıldı. Şehirlerin üzeri dev brandalarla kaplandı. Kameralar çalıştı, alkışlar yükseldi. Ama kameraların görmediği yerde, insanlar hâlâ mezar taşlarıyla konuşuyordu.
Tören bitti.
Brandalar indirildi.
Ve biz, acımızla baş başa kaldık.
Hayyam yüzyıllar önce demişti ki:
Bu dünya bir han, gelen konar gider,
Ne kalan hatırlanır, ne giden döner.
Ama zulüm kalır, haksızlık kalır,
İnsan unutur sanır, tarih unutmaz.
6 Şubat’ı unutmayacağız.
Çünkü bu sadece bir deprem değildi.
Bu, kimlerin gelmediğinin, kimlerin sustuğunun, kimlerin enkazın üzerine bina diktiğinin tarihidir.
Ve bazı geceler vardır…
Üzerinden yıllar geçse de, hâlâ sürer.






















