(The Turkish Post) – MEHMET EREN
Son yıllarda Türkiye, Orta Doğu ve hatta dünya genelinde yaşanan gelişmeler, aklıma İsmet İnönü’nün “Bir memlekette namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” sözünü getiriyor. Yani kim bilir, belki de cesaret, sadece kendini ele vermekle kalmayıp başkalarını da çekmek üzerine kurulmuş bir sanattır!
Çağımızda cesaretin tanımı yeniden şekillenirken, bu durum toplumların değerlerini ve bireylerin karakterlerini sorgulamamıza neden oluyor. Peki, bu cesaret gerçekten herkesin düşündüğü o parlak erdemle mi bezendi, yoksa karanlık köşelerde filizlenen bir cesaret mi sergilendi? Sanıyorum sorunun cevabı için “cesaret” oyununda kimin kazandığına bakmak gerekiyor.
İlk sahne, 2013’teki Gezi Parkı protestoları. Bir avuç genç, birkaç ağaç için cesurca sokağa döküldü. Ama sormadan edemeyeceğim: Bu cesaret ne kadar sürdürülebilir? Gaz bombaları, tazyikli sular ve plastik mermilerle karşılaşan gençlerin cesareti bastırıldı mı, yoksa bastırmaya cesaret edenler mi galip geldi? Burada sorulması gereken, hangisinin cesareti daha büyüktü: Bir parkı savunmaya çalışanların mı, yoksa onları susturmaya çalışanların mı? Bilmiyorum ama sanırım Albert Einstein’ın “Dünya, kötülerin yaptığı kötülükler yüzünden değil, buna sessiz kalanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir” sözü bu durumda pek de yanılmıyor.
Sessiz kalanlar mı? Türkiye’de mi? Olur mu? Bizde herkes cesur! Ama nedense kötülükler de bir o kadar cesurca işleniyor bu topraklarda. Enteresan değil mi?
Orta Doğu’da ise cesaretin tanımı bambaşka bir boyuta taşınıyor. 2011’de başlayan Arap Baharı ile birçok ülke sokaklara döküldü. İnsanlar özgürlük ve adalet talep ederken, bu süreç pek çok yerde iç savaşlara ve kanlı çatışmalara dönüştü. Suriye’deki savaşa karşı çıkan ve barış için mücadele edenlerin cesareti, bu savaşın acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldı. Peki, bu cesaret ne kadar sürdürülebilir? Kimin cesareti, kimin hayatına mal oluyor? Savaşın yıkıcı etkileri, özgürlük arayışının bedeli olarak karşımıza çıkıyor.
Yeniden ülkemize dönelim… 17-25 Aralık 2013… Yolsuzluk iddiaları, kasetler, ayakkabı kutuları… Ahlaksızlık bu kadar cesurca yapılır mıydı? Yapıldı. Sonra ne mi oldu? Cesurca yolsuzluğu ifşa etmeye çalışanlar yerle bir edildi; itibarları zedelendi. Namuslu olmanın bedeli neydi? Sessiz kalmak mı? Yoksa Edmund Burke’ün dediği gibi, “Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmaması” mıydı? Neyse ki biz iyiler olarak bir şey yapmamayı seçtik; ne olur ne olmaz diye…
Tarafsızlık erdem mi ?
Hrant Dink’in aramızdan alındığı gün, sadece bir gazeteciyi kaybetmedik; aynı zamanda bir toplumsal cesareti de kaybettik. Namuslu ve cesur bir insanın öldürülmesi karşısında, bu cinayetin arkasındakilerin ortaya çıkarılması için gösterilen isteksizlik de ayrı bir cesaret gerektiriyordu. O cesaretin adı neydi peki? Belki de Dante Alighieri’nin şu sözünde bulabiliriz: “Cehennemin en karanlık yerleri, ahlaki kriz zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.” Ama olsun, tarafsızlık da bir erdem değil mi?
Unutmadan ekleyelim; aynı durum aslında ortalık yerde duran katillerin, Sinan Ateş cinayetini karanlıkta bırakma çabaları için de geçerli.
Gelelim günümüz Türkiye’sine… Kadına yönelik şiddet, taciz vakaları, gazetecilere uygulanan baskılar… Ah, o şiddeti uygulayanların cesaretine hayran kalmamak elde değil! Yargıdan çekinmeyen, toplumun vicdanından korkmayan bir cesaret bu. Peki ya namuslular? Onların cesareti neden köşelerinde sinip kalıyor? Martin Luther King Jr.’ın dediği gibi, “Hayatımızın sonunda hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” Evet, dostlarımızın sessizliğini çok net hatırlayacağız!
Türkiye’ye atom bombası atılsın diye şarkıcı bu cesareti nerden buluyor?
En son örneğimiz İsrail’den… İsrailli şarkıcı Ofer Levi’nin Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya Türkiye, İran ve Yemen’e atom bombası atma çağrısı yaptığı videodaki kışkırtıcı söylemler ile Netanyahu’nun politikalarına karşı sokağa dökülen on binlerce Yahudinin durumu arasındaki çelişki dikkat çekici değil mi? Levi’nin ifadeleri, nefretin ve kışkırtmanın bir yansıması olarak görülse de, sokakta barış ve adalet talep eden halkın cesareti, onların gerçek bir değişim arayışında olduklarını gösteriyor. Levi’nin çağrısındaki cesaret, birçok insan tarafından kınanırken, protestolar barışçıl bir toplum yaratma arzusunun ifadesi.
Özetle, her toplumun içinde iyi ve kötü vardır. Türkiye, Orta Doğu hatta dünya daha aydınlık günler görmek istiyorsa, birilerinin bize dayattığı kutuplaşmaları ve sınıflamaları bir tarafa bırakıp, tüm namuslu ve ahlaklı bireylerin ittifak yapması şart. Aksi halde mevcut kavgalardan beslenen o karanlık odaklar, var oldukları her toplumsal yapıda rahatça yaşamaya devam edecekler.
Basında, sokakta, evde, iş yerinde… Cesaretin yüzü her yerde farklı. Ama bir gerçek var ki, namuslu olanlar cesaretlerini toparlayıp harekete geçmezse, bu cesur(!) ahlaksızların hükmü sürecek. Yani kurtuluş dediğimiz o uzak diyar, giderek daha da uzaklaşacak.
Son on yılın özeti bu: Cesaretin hangi yüzü? Namusluların korkunun gölgesinde sessizce gözden kaybolduğu, ahlaksızların cesurca sahne aldığı bir hikaye. Kurtuluş var mı? Var. Ama önce bu cesaret savaşında doğru tarafı seçmek gerek. Namusluların sesini yükseltmesi lazım. Aksi halde cesaretin adı hep aynı kalacak, ama yüzü değişmeyecek.























