(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
VII. Masum siviller, çocuklar ve kadınlar hedef alınmadıkça ve bilhassa cihad ile terör arasında temel ayrım gözden kaçırılmadıkça, taş ve sapanla ya da şu veya bu silahla bir “savaş makinası İsrail”e karşı destansı mücadele veren Filistinliler ahlaki üstünlüğü ellerinde tutmaya ve Siyonizmi beşeriyetin vicdanında mahkum etmeye devam edeceklerdir.
Filistinliler özellikle Gazzeliler, iki senedir büyük acılar çekiyor, İslam tarihinin en çetin sınavlarından birini veriyorlar. Gazzeliler soykırıma maruz kalır, aç, susuz ve ilaçsız bırakılırken hepimiz utanç içindeyiz. Bu konuda Kur’an bize şöyle seslenmektedir:
“Eğer siz bir yara aldıysanız, o kavim de bir yara almıştır. Biz o günleri insanlar arasında döndürür dolaştırırız” (3/Al-i İmran, 140.) “Allah sabredenlerle beraberdir” (2/ Bakara, 153.)
Bu savaşta bugünün Davud’u Filistinliler, Golyat’ı Siyonist İsrail’dir.
VIII. Filistin sorunu, Arapların yerinde deyimiyle “sorunların anasıdır (Ümmü’l kadaya). İşgal edilmiş topraklar, yerinden edilmiş milyonlarca mülteci ve ardı arkası kesilmeyen sömürgeci yerleşimciler, Kudüs’ün statüsü ve Mescid-i Aksa sorunu sadece Filistinlilerin değil, sadece Arapların değil ve hatta sadece Müslümanların da değil, vicdan sahibi her insanın sorunudur. İsrail buldozerinin önünde durup hayatını kaybeden Amerikalı Rachel Corrie (16 Mart 2013), kendini yakan ABD Hava Kuvvetlerine mensup asker Aaron Bushnell (25 Şubat 2024) ve yüzbinlerce aktivist bu vicdanın sembolü şahsiyetlerdir.
IX. Biz Müslümanlar için Kudüs’ün özel bir anlamı vardır:
1) Kudüs Peygamberler şehridir; Hz. Musa’nın muradı, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın tevhid inancını hayata geçirdikleri kutsal şehirdir. Bütün peygamberlerin mirası bizim için değerlidir, biz müslümanlar “Peygamberler arasında fark gözetmeyiz” (2/Bakara, 285).
2) Efendimiz (s.a.) Mekke’de iken mi’raca “Mescid-i Aksa”dan çıkmış bulunmaktadır.
3. Müslümanlar Medine’de 17 ay, Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e dönüp namaz kılmışlardır, bizim ilk kıblemizdir.
Kelime manasıyla mescid-i aksa “en uzak yerdeki mescid” demektir. Tefsircilerin ve cumhur-u ulemanın kabulüne göre, söz konusu mescid, Kudüs’teki Beyt-i Makdis’tir. Hz. Davud’un inşaına başlayıp Hz. Süleyman’ın bitirdiği -veya tamamen Hz. Süleyman zamanında inşa edilen- (M.Ö. 967 veya 953) bu mescid Kur’an-ı Kerim’de zikredilir.
Vakidi ve Ezraki’nin nakillerine dayanarak ayette zikredilen Mescid-i Aksa’nın Beyt-i Makdis olmadığını söyleyenlere göre, bu mescid Efendimiz’in zaman zaman namazgâh olarak kullandığı Mekke dışında Ci’rane’deki mesciddir.
Muhammed Hamidullah, ayette zikredilen Mescid- Aksa’nın “semada bir mescid” olabileceğini söyler, ona göre Beyt-i Makdis’in bulunduğu Filistin, Kur’an-ı Kerim’de “yakın yer (edna’l arz)” olarak geçer (30/Rum, 3).
Müslümanların Kudüs’teki mescidi inşa edip ona Mescid-i Aksa adı vermeleri Hicri 66-73 yılları arasındadır. Daha öncesinde Hz. Ömer, harabeye dönmüş mescidin bir bölümü üzerine mescid inşa etmişti.
Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki Süleyman Mabedi olduğunu destekleyen hadisler de vardır: “Burak’a bindim, Beyt-i Makdis’e vardım” (Buhari, Bed’u’l halk, 6; Müslim, İman, 258-259). Bu hadiste, Mekke’den Burak’a binilip gidilen mescidin “Beyt-i Makdis” olduğu belirtilmektedir. “Sadece şu üç mescide ziyaret için yolculuk yapılır: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim mescidim (Medine’deki Mescd-i Nebevi)” (Buhari, Savm, 67).
3) Müslümanlar, Medine’de 17 ay Kudüs’e dönüp namaz kılmışlardır, bizim ilk kıblemizdir. Müslümanların, namazda yöneldikleri kıble noktasal olarak Kudüs’te Beyt-i Makdis’tir.
Hz. Peygamber’in kıble olarak Ka’be’yi dilemesi, Beyt-i Makdis’i profan görmesinden değil, Beyt-i Makdis’in kurucusu Davud ve Süleyman’ın da atası Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in temellerini bulup Ka’be’yi “Allah’ın evi” olarak inşa etmeleridir. Hz. İbrahim’in bulduğu temelleri ilk atan ise Adem aleyhisselamdır. Şu halde yeryüzündeki yürüyüşünde insan Ka’be etrafında dönerek her şavtta ilk başlangıç noktasına dönecek, böylelikle ilk durumunu unutmadan ebedi yurduna doğru ilerleyecektir.
4) Hz. Ömer’in şehrin anahtarını teslim almasından Haçlıların gelip şehri talan edinceye ve Selaheddin Eyyubi el Kürdi’nin yine şehri Haçlılardan almasından (2 Ekim 1187) Osmanlıların son dönemine kadar (1517-1917) , biz Müslümanlar Kudüs’ü kutsallığına yaraşır şekilde yönettik. Müslümanların yönetiminde Kudüs’te üç ayrı dinin müntesipleri barış ve huzur içinde yaşadılar. Ağlama Duvarı, bir harabe, hatta çöplük iken Kanuni zamanında onarılmış, Yahudilerin burada dua ve ibadetleri sağlanmıştır.
Bunun manası şudur ki, biz Kudüs konusunda tarihte başarılı bir sınav vermiş bulunmaktayız.
5) Kudüs’te diğer bütün şehirlerden ayrı olarak üç dinin ana sembolleri aynı mekan üzerinde ve birbirlerine yürüyüş mesafesinde bulunmaktadırlar. Eğer yeryüzünde zulüm ve acılara son verildiği “barış (silm, selamet ve ilahi iradeye teslimiyet)” kurulacaksa ki İslam Davası’nın esası budur, bu davanın hayata geçeceği somut model Kudüs olacaktır.
X. Kudüs ve genelde Filistin sorunu makul, adil, tarafların haysiyetine yaraşır ve makbul çerçevede çözülmedikçe, ne bölgemiz ne dünya barış yüzü görmeyecektir.
Yukarıda Kudüs’te her üç dinin sembolleri durumunda olan merkezi mekanların birbirlerine yürüyüş mesafesinde olduklarını söylemiştim. Bu sembollerin ifade ettiği anlamı referans alacak olursak, Kudüs için önerebileceğimiz en makul, adil ve kalıcı çözüm Hz. Muhammed (s.a.)’in Medine’de diğer din müntesipleri ve etnik gruplarla bir arada yaşamayı temel alan Medine Sözleşmesi’dir. Özellikle Yahudiler ve Müslümanlar arasında Süleyman Mabedi ve Mescid-i Aksa konusunda derin bir ihtilaf söz konusudur. “Ortak bir kelime üzerinde ittifak etme” (3/Al-i İmran, 64) iradesini gösterebilen üç dinin müntesipleri, eğer yüce Allah’ın yarattığı ve mükerrem kıldığı insanı her şeyin üstünde değerli varlık olarak görebilirlerse, Kudüs, her üç dinin kutsal mabetlerini içine alacak kadar geniş bir mekan olduğunu göreceklerdir.
Her üç din mensubundan oluşacak bir Konsey özgürlük, ahlak, hukuk ve ihtiramı esas alıp, şehri asli anlamına uygun yönetir, böylelikle Kudüs Daru’s Selam (Barış yurdu) olur. Her üç din mensubunun yönetimde takip edecekleri süreç muarefe, müzakere ve muahede olmalıdır ki, her yeni durumda ve yeni çıkan sorunlarda çözümün yol ve yöntemi ilânihaye açık kalsın. “Ortak bir kelime”nin şekillendirdiği bu model giderek bölgesel ve küresel bir arada yaşamanın modeli olur.























