(The Turkish Post) – KEMAL ALBAYRAK
Basının gündeminde AK Parti’nin Sakarya kampı toplantısı yazılıp çiziliyor. Başkan Erdoğan için bir şarkı yapmışlar. Acemice bestelenen bu müzikle, yönetimdeki tek adam sistemini adeta müziğe de yansıtmışlar. Hani millî takım için marş yaptıkları gibi.
İnsan gerçekten çevresinin esiri mi, yoksa çevresi mi yönetimin esiri?
Ayağa kalkanlar, alkışlayanlar ve alkışlamayanlar gündem oldu. Peki, yüzleşen oldu mu? Adaletsizlikler, KHK mağduriyetleri, ekonomik çöküş, kayyum uygulamaları, butlan tartışmaları, mala çökmeler ve yeni hukuksuzluklar müzakere edildi mi? Mümkün mü?
Gördüğüm kadarıyla gündem, yalnızca Bülent Arınç’ın, Binali Yıldırım’ın, İsmail Kahraman’ın ve Cemil Çiçek’in ayakta durduğu, ancak alkışlamadığı görüntülerdi. Siyasetin sefilliği, ülkenin içine düştüğü sefaleti göremiyor.
Ben ise toplantıda adaletsizliğin, ekonomik çöküşün, gençlerin sorunlarının ve toplumda giderek artan kötülüklerin konuşulacağını, bunlara çözüm üretileceğini sanmıştım. Olmamış. Çünkü buna cesaret ve statü engel oluyor.
Asıl, kişilerin ayağa kalkıp kalkmamasından ziyade şu sorunun sorulması gerekmez mi? Ülkede her türlü kötülük var, ama derde deva olacak irade yok. Yirmi dört yılın muhasebesini neden yapmıyorsunuz? Bunu, partinin ak saçlı büyüklerinin sorması gerekmez miydi?
Bir arkadaşıma, “Sen ne yaptın?” diye sordum. “Ben ayağa kalkmadım, yerimde de alkışlamadım.” dedi. Elbette akla şu geliyor: Alkışlamayanların listesi tutulur mu, tutulmaz mı? Onu da zaman gösterecek.
Ahlak alkış beklemez. İnsan, kimsenin olmadığı, yalnızca kendi vicdanıyla baş başa kaldığı anda da ahlaklı davranabilmelidir. Korkuyla kurulan terbiyenin enkazını yine korkanlar taşır. Aklını ipotek ettirmeyenler, vicdan ve merhamet sahibi olanlar kötülüklere sessiz kalmaz.
Mısırlı yazar Necip Mahfuz ahlakı tarif ederken, “Ahlak, hayatın insanın önüne koyduğu olaylar karşısındaki davranıştır.” der. Hakikati aramak, özgür akılla mümkündür; başkalarının hesabına göre yaşamakla değil.
Eğer bir insan içinde bulunduğu siyasi partilerde, ideolojilerde, inanç topluluklarında çıkar ağlarını, kirli sadakat ilişkilerini ve liyakatin yok oluşunu görmüyorsa ya kendini kandırıyordur ya da iradesini teslim etmiştir. İradesini ipotek ettirenler sürekli efendilerinin gözüne bakarlar. Mazlumun sözü doğru olsa bile, efendilerinin makamı ve çıkarı onlar için daha değerlidir. Gücün yanlışını bile doğru sayan anlayışın özeti budur.
Bu kamp artık bir müzakere zemini olmaktan çıkmış, mevcut düzeni koruma tekniklerinin üretildiği bir merkeze dönüşmüştür. Kılçıksız yönetilen bir toplum anlayışı… Her rezilliğin meşru sayıldığı bir düzen… Burada önemli olan hakikat değil, ağanın ne dediğidir. Korku, propaganda, hukuki baskılar, çıkara göre kurulan ittifaklar, medya kontrolü, inançların araçsallaştırılması, sadakat ekonomisi ve sürekli düşman üreten siyaset…
Bir zamanlar “Millet için iktidar” deniliyordu. Bugün ise iktidarda kalabilmek için millete dayatılan bir siyaset anlayışı hâkim.
Amaca giden yolda her kötülük kendileri için helal, başkaları için haram görülüyor. Dini de siyasal amaçlara araç hâline getiren bu anlayışın en belirgin özelliği budur. Araçlar amaçları yutmuş, devlet imkânları siyasal tuzakların parçası hâline gelmiştir. Oysa amaca giden yolda ahlaki değerler kaybedilmez. Fakat bugün yeni bir siyasal ahlak üretildi; yönetime hiyerarşik sadakat üzerinden kazanç sağlayan bir düzen kuruldu.
Güçlü kurumlar yok, güçlü isimler var. İş bilenler değil, iş bitiren iş birlikçileri öne çıkarılıyor. Konfor siyasetinde ezen de ezilen de meşrulaştırıldı. Taşranın ezilenleri, şehirlerin ezenleri hâline geldi. Dün “Sömürüye karşıyız, mazlumun hakkını koruyacağız.” diyenlerin aslında direksiyonun başına geçme mücadelesi verdikleri anlaşıldı.
Bütün bunları görüp de inanmayanlar, görmediklerine nasıl inanıyorlar acaba? Ölümü gördüğü hâlde ona inanmayan bir dindarlık anlayışı gibi…
Dostoyevski, “Öteki” romanında ikiyüzlülüğü büyük bir ustalıkla anlatır.
Bazen de iyi niyetle, “Kuruluş döneminde bu siyasete neden destek oldunuz?” diye eleştirenler oluyor. Buna saygı duyarım. Ancak şu sözü de unutmamak gerekir:
“İnsan, sınanmadığı günahın masumu değildir.”
Ahmet Cevdet Paşa’nın şu sözü de bugün için oldukça anlamlıdır:
“İlmi olmayanın feraseti, feraseti olmayanın siyaseti, siyaseti olmayanın riyaseti olmaz.”






















