(The Turkish Post) – Türkiye’de son dönemde derinleşen yoksulluk, ekonomik kriz, güvencesizlik, toplumsal kutuplaşma ve adaletsizlik hissi halk sağlığını tehdit eden boyutlara ulaştı. Yaşanan bu çok yönlü krizlerin bireysel sınırları aşarak kitlesel bir boyuta ulaştığını vurgulayan Türkiye Psikiyatri Derneği Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Gülin Özdamar Ünal, ruh sağlığının artık bireysel bir mesele olmaktan çıkıp toplumsal bir kriz haline geldiğini açıkladı. BirGün’ün sorularını yanıtlayan Ünal; artan şiddet vakaları, intihar eğilimleri, tedaviye erişimde yaşanan tıkanıklıklar ve ilaç kullanımı verileri üzerinden toplumun ruhsal tablosunu ortaya koydu.
Ruh sağlığının yalnızca bireylerin klinik durumuyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda toplumsal barışın, güven duygusunun ve geleceğe dair umudun temel belirleyicisi olduğunu ifade eden Ünal; şiddetin olağanlaştığı, yalnızlaşmanın, güvencesizliğin ve umutsuzluğun tırmandığı bir toplumsal iklimde ruhsal yükün ağırlaşmasının kaçınılmaz bir sonuç olduğunu dile getirdi.
ANTİDEPRESAN KULLANIMI KRİTİK EŞİKTE
BirGün’den Sibel Bahçetepe’nin haberine göre; toplumsal stresin boyutları resmi istatistiklere de çarpıcı verilerle yansıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Sağlık Bakanlığı verilerini aktaran Doç. Dr. Gülin Özdamar Ünal, ülkede hem intihar oranlarında hem de antidepresan kullanımında belirgin bir artış eğilimi yaşandığını kaydetti.
TÜİK verilerine göre son 5 yıllık süreçte intihar sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı dikkat çekici bir yükseliş gösterdi:
2020: 3 bin 710 kişi
2021: 4 bin 194 kişi
2022: 4 bin 218 kişi
2024: Yaklaşık 4 bin 460 kişi
Bu sayısal artışla birlikte, nüfusa oranla intihar vakalarını gösteren “kaba intihar hızı” da yüz binde 4,4 düzeyinden yüz binde 5,2 seviyesine kadar yükselmiş durumda.
Benzer bir yükseliş grafiği antidepresan kullanımında da gözleniyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2013 yılında bin kişi başına düşen günlük antidepresan kullanım düzeyi 36 iken, bu sayı 2023 yılına gelindiğinde 61’e ulaştı. Doç. Dr. Ünal, ortaya çıkan bu tabloların yalnızca bireysel ruhsal hastalıklar üzerinden okunamayacağını; toplumsal stres, ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, güvencesizlik, yalnızlaşma ve hâkim olan şiddet ikliminin bu verileri doğrudan tetiklediğini belirtti.






















