(The Turkish Post) – HÜSNÜ YUSUF TURABİÇ
Eski alışkanlık tekrar nüksetti. Afganistan’da hilalin göründüğü ve bazı İslam ülkelerinin oruca başladığından kamuoyu haberdar oldu. Kabe’de teravih namazının kılındığını gösteren haberler dolaşıma girdi. Bir zamanlar benim gençlik yıllarımda çok sert ‘rüyet-i hilal’ tartışması yaşanır, ihtilaf toplumu çeşitli gruplara bölerdi. Oruca niyetlenmek isteyen biri ne yapsın? Hilalin göründüğü haberine itibar mı etsin yoksa bilime mi teslim olsun? Herkesin tercihi kendisine… Ben bir kanaat söyleyecek durumda değilim. Sadece tespit yapıyorum.
Üzüntüm, İslam aleminin acınası haline… Ramazan’a bile hep beraber başlayamayan bir kitlenin bazı hassas ve kritik konularda ortak hareket edebilmesi mümkün mü? Bu çözülemeyecek mesele mi Allah aşkına? Bir ara Diyanet’in girişimiyle uluslararası toplantılar yapıldığını biliyorum. Demek ki sonuç alınmamış… Kararlar kağıt üzerinde kalmış. Güneşin ne zaman doğacağını, ne zaman batacağını, ne zaman tutulacağını ‘saniyesiyle’ hesaplayan bilim ‘ay konusuna’ geri kalır mı?
Fısıltı halinde kulaktan kulağa ve haneden haneye dolaşın söylentilerin Diyanet de farkında… Bir açıklama yapmış. Yeni gördüm, şöyle diyor; “Şer‘î ölçüler esas alınarak yapılan astronomik hesaplamalar sonucunda; 1447 (2026) yılı Ramazan ayı hilalinin, 18 Şubat 2026 Çarşamba günü ilk defa Büyük Okyanus bölgesinden itibaren görülebilir hâle geleceği tespit edilmiştir. Hilalin görülebilirlik anı Türkiye saatiyle 06.42’dir. Bu doğrultuda, 19 Şubat 2026 Perşembe günü 1447/2026 yılı Ramazan ayının birinci günü olacaktır…”
İnsanlara, ülkelere ve kurumlara güvenini büyük ölçüde yitirmiş biri olarak kafam netleşti mi? Maalesef hayır… Sokaktaki insanın da farklı olduğunu düşünmüyorum. Afganistan’daki bir Müslüman’ın gözüne mi itibar edecek yoksa Diyanet’in teleskobuna mı? Aslında dinin temel meselesi değil. İçtihat konularından biri olmalı. Fakat manevi iklime bir gölge düşürdüğü de açık.
Ay da güneşten farklı değil. Takvimler hilalin doğuşunu ve seyrini en ince ayrıntısına kadar vermekte… İlla göz de görsün mü? Evet, bu konuda hadis var. Göz neyi görecek? Ufukta beliren incecik yay şeklindeki hilali… Gözün görebileceği hilali teknik aletler göremez mi? Ben düşünüyorum, taşınıyorum, işi içinden çıkamıyorum. Müslüman astronomi, bilim ve din alim ve uzmanlarından oluşan bir heyet bu konuda inisiyatif alamaz mı? Hangi çağda yaşıyoruz? Hala mı ayrı günlerde oruç, ayrı günlerde bayram? Birlik beraberlik nerede kaldı?
Böyle bir yazıyı yadırgayanlar çıkabilir. Çünkü genelde gündemi ilişkin konulara öncelik vermeye çalışıyorum. Fakat inanın bu konu sokağın, hanelerin çoktan gündemi oldu. Geceden itibaren telefonlara mesajlar yağmaya başladı. İnsanlar ‘ne yapacağız’ şaşkınlığına düştü. Ben de bu halin tespitini yazılı hale getirmek istedim. Tarihe de not olarak kaydedilmesinin yararlı olacağını düşündüm. Bu mesele ülkenin ana gündemlerinden biri olmayabilir. Bir çok evde tartışılmakta.
Oruç bu topraklarda kendisini kabul ettiren ibadetlerin başında gelir. Ramazanla birlikte Anadolu’da hava ve iklim değişir. Her yere manevi atmosfer egemen olur. Orucun heyecanı, sahur ve iftar sofralarının bereketi hemen her hane de yaşanır. Orucun girmediği ev yok gibidir. Ramazan ayların sultanıdır zaten. Ve herkes Sultan’ı misafir etmenin gayreti içine girer. Hasta da olsa yaşlı da olsa oruç tutmanın yollarını arar. Şartları ve imkanlarını zorlar. Doktorların uyarısını bile kulak ardı edebilir.
Bir şeker hastasından dinlemiştim. “Ramazan’da oruç tutuyorum, hiç sıkıntı çekmiyorum’ demişti. Sebebini doktora sormuş, aldığı cevap ilginç; “Beyin ve psikolojiyle ilgili. Vücut oruç ayına göre ayarlarını günler öncesinden yapmaya başlar. Oruçla birlikte bütün biyolojik ve psikolojik sistem bir süre yemek ve susuzluğa dayanacağını bilir. Organlara bu yönde komutlar gider…”. Yine de sağlığı gözetmek lazım. Şeker hastalığının boyutları var. Herkes aynı şekilde yaşamaz.
Her haneye giren orucun başlangıcıyla ilgili ihtilafı yazmamı yadırgamayasınız diye biraz ayrıntıya girdim. Yarın aynı tartışma ‘bayram’ için de doğacak. İslam ülkelerinin bazıları bayram yaparken bazıları oruçlu olacak. Böyle bir manzara karşısında bir İslam ‘aleminden veya dünyasından’ söz edilebilir mi? Bu basit meseleyi bile çözememiş bir alem… Hilalin görünmesinde ittifak yapamayan bir dünya… Üzülmemek, hayıflanmamak mümkün mü?























