(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“Erdemli söz, zalim kılıçtan güçlüdür.”
Marcus Tullius Cicero.
15 Temmuz darbe kalkışmasının üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçmiş, yüzbinlerce insan yargılanmış, kadınlar, çocuklar-bebekler, yaşlı ve hasta insanlar cezaevinin demir parmaklıkları arasında yıllarını kaybetmiş ve hâlâ daha aynı gerekçelerle cezaevlerinde binlerce insan varken akademi dünyasından tarihi ve güçlü bir ses çıktı.
Ankara Barosu avukatlarından Dr. Levent Mazılıgüney’in talep etmesi üzerine Prof Dr. Adem Sözüer, Prof. Dr. İzzet Özgenç, Prof. Dr. Faruk Turhan, Prof. Dr. Cumhur Şahin ve Prof. Dr. Tolga Şirin, TCK 314 bağlamında “silahlı terör örgütü üyeliği” yargılamalarını konu alan 71 sayfalık Uzman Görüşü hazırlayıp imzaladılar.
Mütalaayı ana hatları ile özetleyecek olursak, yargılanan kişilerin ve müdafilerinin on yıldır yazılı ve sözlü savunmalarında ısrarla, yılmadan dile getirdiği, “ByLock veya başka bir iletişim uygulaması kullanımı, banka hesap hareketleri ve sendika üyelikleri” gibi yasal faaliyetlerin doğrudan terör örgütü üyeliği suçu için otomatik bir mahkûmiyet gerekçesi yapılması hususu; “Bu genel tespit ve değerlendirmelerimiz karşısında, özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü öncesinde, herhangi somut bir suçun icrasına iştirak etmemiş olmak kaydıyla, sırf hayri mülahazalarla, çeşitli derneklere, vakıflara veya sosyal etkinliklere maddi veya manevi yardımda bulunan, çeşitli derneklerde veya vakıflarda kurucu veya yönetici olarak görev alan ya da üye olan kişilerin alelıtlak, sadece bu sebeple terör örgütü üyesi olarak ceza hukuku bakımından sorumlu tutulması hukuken mümkün değildir.” ifadesi ile sarih şekilde ortaya konmuştur.
Kamuoyunda ve mahkeme kararlarında sıklıkla cemaat mensuplarının kamuda istihdamı örgütsel bir faaliyet olarak nitelendirildiği malum. Mütalaa bu hususa da hukuk feneri ile ışık tutarak; “Örgütsel bir yapı arz eden bir sosyal oluşumun bünyesinde kabul gören dini inanç ve uygulamalar, tasvip edilmez ve hatta yanlış olarak değerlendirilebilir. Somut bir suça sebebiyet vermediği sürece, bu durumun ceza hukuku sorumluluğunu ilgilendirmediği izahtan varestedir. Hatta örgütsel yapı bir yapı arz eden bir sosyal oluşumun mensuplarının çeşitli kamu kurumlarında görev alma çabası ve hatta görevlendirilmesi, bu çerçevede somut suçların işlenmesi hali ayrık tutulursa, ceza hukuku sorumluluğu bağlamında tartışma konusu yapılabilecek bir durum değildir.” demiştir. Nitekim günümüzde de bazı yapıların, tarikatların kamuda ağırlıkla istihdam edildiği bir vakıadır. Somut bir suça sebebiyet vermediği sürece salt bu durumun ceza hukuku alanına girmediği açıkça ve yerinde olarak vurgulanmıştır.
Mütalaada, geçmişte “cemaat” olarak adlandırılan yapının MGK kararları ile “terör örgütü” ilan edilmesinin de 15 Temmuz öncesi bir tarihin milat kabulünün de hukuken mümkün olmadığı vurgulanmıştır.
Mütalaaya göre bir yapının terör örgütü sayılabilmesi için niyet okuma, itham yöntemi değil, işlenmiş somut suçlardan hareket eden bir tümevarım yöntemi izlenmelidir. Mevcut uygulamada ise önce bir yapının örgüt olduğu kabul edilip sonra eylemlerin suç sayıldığı hatalı bir “tümdengelim” yönteminin izlenmesi ve devletin denetimi altında faaliyet gösteren bankalara para yatırma, sendika/dernek üyeliği, gazete aboneliği veya çocuklarını belirli okullara gönderme gibi yasal ve rutin faaliyetlerin otomatik bir “suç karinesi” haline getirilmesini temel bir eleştiri olarak ortaya koymuştur.
Mütalaada, AİHM’in halihazırda 3554 hak ihlali kararı sonrası yapılan yeniden yargılama süreçlerinde mahkemelerin re’sen sanık aleyhine yeni delil araştırması yapmasını, gerekçeyi sadece şekli olarak revize edip aynı mahkûmiyeti vermesini, adli kontrol tedbirlerine başvurmasını (yurtdışı çıkış yasağı vb.) hukuka aykırı bularak bu durumun, AİHM ihlal kararlarının sonuçlarını ortadan kaldırma yükümlülüğüne aykırı olduğu belirtilmektedir.
Mütalaa, bu sistematik ve yapısal krizin aşılması için üç ana erk (yasama, yürütme, yargı) düzeyinde somut adımlar atılmasını tavsiye etmektedir. Somut adım önerilerinde, Yargı erki için, suçun maddi ve manevi unsurlarının (özellikle doğrudan kastın) oluşmadığı dosyalarda, süreci usuli işlemlerle uzatmadan ve sanığı yeniden yormadan derhal beraat kararı verilmesi, AİHM tarafından ihlal tespiti yapılan dosyalarda, telafisi güç zararların önlenmesi için infazın derhal durdurulması, Anayasa Mahkemesince AİHM kararlarının “Objektif Etkisi” ve bu ihlallerin sistematik niteliğini gözeterek bir ilke kararı/ pilot karar verilmesi ve tüm alt mahkemelerin bu standarda uymasının sağlanması önerilmiştir.
Yasama erki için, AİHM kararlarının etkili bir şekilde yerine getirilmesini sağlamak, yargıdaki direnci kırmak ve benzer durumdaki on binlerce dosyada hukuki güvenliği yeniden tesis etmek için özel bir yasal düzenleme yapılabilmesi, keyfiliği önlemek adına, dijital verilerin ve “kriter” adı verilen yasal faaliyetlerin mahkûmiyete esas alınamayacağına dair sarih yasal sınırlandırmalar getirilmesi önerilmiştir.
Yürütme erki İçin AİHM kararlarının tam ve doğru Türkçe tercümelerinin yapılarak tüm yargı mensuplarına ulaştırılması ve bu kararlara uyumun teşvik edilmesi sağlanması önerilmiştir.
Özetle; 71 sayfalık uzman görüşü, on yıldır siyasi zeminde yürütülen davalara hukuki zeminindeki ayna tutarak “bu suçlamalarla kimseye terörist denilemez” demiştir. Anayasa Mahkemesine görevlerinin hatırlatıldığı görüşte; madem “Anayasanın gözcüsü”sünüz Anayasa 90. Maddeye göre AİHM kararları bağlayıcı iken neden bu kararları görmezden gelerek Anayasayı ihlal ediyorsunuz da denmiştir.
Mütalaanın hem hukuki hem siyasi hem sosyolojik yansımalarının olacağı kanaatindeyim. Zira 10 yıldır TCK md. 314/1 ve 2 kapsamında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ve AİHM kararları açıkça göstermektedir ki, bu davaların şüphelilerinin, sanıklarının, hükümlülerinin şiddet ve cebir içeren bir faaliyetleri bulunmamaktadır.
Söz konusu mütalaa önemli ve kıymetli olmakla birlikte, bu hususlar on yıl sonra bugün mü fark edildi? Akademik camia, -AİHM Yüksel Yalçınkaya kararı sonrası sınırlı sayıda ses çıkarmış olmakla beraber- on yıllık sessizliğini nasıl izah ediyor ve hukukun amir hükümlerini ortaya koyan bu nevi mütalaalar on yıl önce yazılsa, akademik camia bu hukuksuz uygulamalara on yıl önce ses çıkarsa bugün daha demokratik bir ülke de yaşıyor olabilir miydik ? Bu soruların da cevaplanması gerektiğini düşünüyorum. Zira o sessizliğin nedenlerini tespit edemez ve çözemez isek benzer kitlesel hukuksuzlara karşı gereken demokratik zemini ve önleyiciliği sağlamış olamayız.
2026 yılı verilerine göre Türkiye, akademik özgürlük açısından dünyada en düşük performans gösteren ülkelerin bulunduğu “E Statü Grubu”nda yer almaktadır. Bu grupta Türkiye ile benzer kaderi paylaşan diğer ülkeler arasında Afganistan, Kuzey Kore, Myanmar, İran ve Küba’dır. Türkiye’nin genel akademik özgürlük puanı 1 üzerinden yaklaşık 0,12 seviyesine inerek dünya ortalaması olan 0,56’nın çok altında kalmıştır.
Ayrıca siyasi liderlerin akademisyenleri “vatan haini”, “terörist” veya “müstemleke aydını” gibi sıfatlarla kamuoyu önünde hedef göstermesi ve kişisel verilerin Resmî Gazete ile ifşası, akademisyenleri sosyal bir linçe ve damgalanmaya maruz bıraktığı raporlanmıştır.
Resmi söylemin sakıncalı bulduğu konular, akademilerde araştırma-çalışma konusu yapılmak istendiğinde dirençle karşılaşılmaktadır. Nitekim on yıldır binlerce insanın cezaevlerine alındığı, kamudan ihraç edildiği bir ortamda bu konunun hiçbir akademik çalışmaya konu edilmemiş olması da bu oto sansürü kanıtlamaktadır.
Bu ahvalde akademik camianın genel ekseriyetinin on yıllık bilinçli sessizliği belki anlaşılabilir ama kabul edilemez. Bu sessizliği geçmişte de eleştirdim, bugünden sonra da sessiz kalanları eleştireceğim. Zira üniversiteler ilim-bilim üretmek, düşünen, araştıran, sorgulayan insanlar yetiştirmek gibi önemli bir görevi omuzlamışlar ise, ülkede sistematik olarak Anayasanın ve amir kanunların ilga edilişine, bu ülkenin yurttaşların hukuk eliyle hayatlarının karartılmasına sırtını dönme hakkına sahip değillerdi. Zira üniversitelerin görevleri tanımlanırken eğitim-öğretim, bilimsel araştırma ve toplum hizmetleri olmak üzere üç grupta toplandığı malumdur.
Bu sessizliğin, ilmin kadrine yakışmadığını düşünüyorum.
Yüksek olasılıkla, tüm akademik camia mutlaka annesi- babası veya bir yakını bu gerekçelerle cezaevinde olan ve/veya meslekten ihraç edilmiş bir öğrenciye eğitim vermiştir. Acaba kaçı bu öğrencilerini biliyor, kaçına öğrencisi gelip durumunu anlatabildi? Bu, ateşler içinde yanışları seyre dalan, insan aklı ve erdemi ile izahı pek mümkün olmayan, tarihi sorumluluklarına sırtını dönen acı bir sessizlikti maalesef. Umut ediyorum 5 hukuk profesöründen sızan bu ses çığlık olsun kürsülere, meclise, iktidar-muhalefet tüm siyasi partilere, barolara, STK’lara ulaşsın ve ülkemizi uluslararası arenada mahcup eden, kendi insanını harcayan bu uygulamalara son verilmesine vesile olsun.
Hakikatten ayrılmayanlara selamlarımla.





















