(The Turkish Post) – HALİM YILMAZ
Toprağa düştü, yine genç bedenler.
Hayatlarının baharındaki gençlerimizi yine sardık kırmızı bayraklara. Gazete ve televizyonlarda yine aynı nakaratlara şahit olduk. Resmi törenlerde, masumiyet gözyaşı döken resmi temsilcilerin dudaklarında aynı nakaratlar düştü yeniden…
Ancak acı düştüğü yerde kaldı sessizce. Ateş sadece ocaklarda tütmeye başladı. Acılı annelerin, babaların, eşlerin ve çocukların naraları göklerde dalga dalga yayıldı.
Ne var ki resmi törenlerin bitmesinin hemen ardından kıran tuvaletli devlet erkanları, alanı terk etti. Çakarlı araçların yükselen sesleri, bir anda acıyı boğdu. “Allah rahmet eylesin. Devlet her daim arkanızda” sözleri kaldı sadece boş alanlarda.
Şimdi acı, sadece toprak ev ve kiremitten yapılmış fakir evlerinden yükselmeye devam edecek. Belki de bu çığlık uzun bir süre yankı bulacak gökyüzünde.
İnanır mısınız, şu satırları yazarken ben bile ağladım? Ne oluyordu güzel ülkeme? Her gün ülkenin bir noktasından sürekli, ölüm, yangın ve kavga haberleri düşüyor sosyal medyaya. Haydi kavgaya alıştık…
Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görev yapan askerlerimizin nedeni bilinmeyen ölümleri beni kahrediyor.
Evet, vatan savunması çok kutsal. Bu görevi yaparken, hayatını kaybeden her birey şehittir. Bundan hiçbir şüphe duymuyoruz.
Ya sebebini bilemediğimiz, cevap bekleyen soruların karşılık bulamadığı durumlarda ne yapacağız?
Haliyle kamu kurumlarından resmi ve ikna edici bir cevap bekliyor bu toplum. Ama nedendir bilinmez. Sürekli kamu kurumlarında görevli personellerin sorumsuzluğundan kaynaklı ölümler, ne yazık ki, “şehitlik” güzellemeleriyle kapatılmaya çalışılıyor.
Şunu belirteyim… Yapılan bu sorumsuzluk sadece bir kuruma değil, devlet yönetimine de zarar veriyor… Artık basit olayları da, Türk toplumuna kahramanlık diye yutturmaya çalışmayın…
Temmuz ayının başında, Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde terör örgütüne ait bir mağarada yürütülen arama faaliyetleri sırasında metan gazı sızıntısı sonucu 8 askerimiz şehit olmuştu.
Millî Savunma Bakanlığı olayın ardından başsağlığı mesajı yayınlarken, soru işaretleriyle ilgili tek kelime açıklama yapmamıştı. Evet, tüm Türkiye’nin başı sağ olsun! Acımız çok büyük. Çünkü evlat kolay yetiştirilmiyor. Bundan dolayı devletin ilgili kurumlarının da olayla ilgili kamuoyuna bir açıklama borcu vardı. Ama TSK, bir açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmedi.
Daha şehitlerimizin acısı yüreklerde korken, bu kez de Hatay İskenderun’daki Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığı’nda temel eğitimlerini yapan iki askerimizin “aşırı sıvı kaybına bağlı çoklu organ yetmezliğinden” şehit oldu. Türkiye’nin yüreğine ateş yeniden düştü. Ne yazık ki, erlerin neden su kaybına uğradığı, çoklu organ yetmezliğine sürecinde neden hastaneye kaldırılmadığıyla ilgili tek bir açıklama yapılmadı. Sadece, “Vatan sağ olsun” şeklinde şifai bir değerlendirme ile geçiştirildi, iki yiğidin hayatını kaybetmesi. Sorumlusu ya da sorumlularla ilgili ne tür bir işlem yapıldığından yine haberdar değiliz ne yazık ki…
Önce sınır ötesinde, bir pusuda kaybettik evlatlarımızı. Sonra alevlere karşı canla başla savaşan itfaiye erleri yanarak veda etti hayata. Her biri görev başında, her biri memleketin yükünü sırtlanmışken, onların ardından geriye sadece “kader” ve “şehadet” gibi süslü kelimelerle örtülmeye çalışılan bir boşluk kaldı.
Artık sormak zorundayız… Bu kaçıncı ihmalkârlık, bu kaçıncı organize edilmemiş risk, bu kaçıncı öngörüsüzlük?
ACI ÜZERİNDEN, MANEVİ YOZLAŞMA!
Acı bu kadar derinken bir duyarsızlık örneği düştü sosyal medyaya…
Ramazan aylarında sunduğu sahur programları ile bilinen yazar Mehmet Fatih Çıtlak, Ekol TV’de Aziz Akova’nın moderatörlüğünü yaptığı ‘Dinle Hayat’ programına konuk olmuştu. Şırnak’ta askerlik yaptığını ve arkadaşlarının şehit olduğunu belirten Çıtlak, “Hanımların, şehit cenazelerinin arkasından bağıra çağıra, ağlaya ağlaya feryat etmesi dinen uygun değildir” ifadelerini kullandı. Hatta bir adım öteye taşıdı sözlerini… Babasının şehit düşmediği için kendisine çok kızdığını iddia etti.
Nasıl bir duyarsızlık? Bu düşüncenin ne dinde, ne kültürde ne de ahlakta yeri olduğunu düşünmüyorum. Bunun tek bir anlamı var. Bir rant karşısında, resmi devlet anlayışına biat etmekten başka anlam taşımaz. Hele bu cümleleri kendini bir din alimi olarak gören bir şahsa asla yakışmıyor. Umarım yaptığının yanlış olduğunun farkına varır.
Diyorum ya, acı ülkenin her bir noktasına hakim olmuş sanki… Uzaklardan Türkiye’yle ilgili haberlere bakmaya korkar olduk artık. Ne yazık ki, sadece erlerimizin acısı içimize koca bir kor gibi çökmedi.
Aynı sorumsuzluk, orman yangınlarında da kendini gösterdi.
Yetersiz ekipman, eksik personel, ihmal edilen eğitimler, kağıt üstünde kalmış stratejiler sonrasında gelen ölümler. Sonra bir bakıyoruz, yangının tam ortasında bir itfaiye eri, su tankına sıkışmış, yanarak can vermiş.
Peki, bu ölüm gerçekten kaçınılmaz mıydı? Yoksa birilerinin yıllardır sürdürdüğü vurdumduymaz yönetim anlayışının, ihaleci mantığının ve göstermelik kriz planlarının sonucu mu?
Aynı yangına müdahale eden Azerbaycan ekibinin tam teçhizatlı eylemi ortadayken, bizim personellerimiz neden bir yelekle yangın söndürmeye gider? Neden bu personellere yanmaz kıyafetler ve koruyucu başlıklar verilmez? Bunun cevabını şehit ailelerine verecek bir kamu personeli var mı? Maalesef, bu topraklarda en sıradan ihmallerin bedelini en kutsal kavramlarla ödüyoruz. “Vatan sağ olsun” diyerek susturulan acılar, “görev şehidi” diyerek meşrulaştırılan ölümler…
Ama sağ kalanlar için vatan gerçekten sağ mı? Yoksa her köşesi, ihmalkârlığın, sorumsuzluğun ve liyakatsizliğin kurbanı olmuş bir yangın yeri mi?
Anne ve babalar, bu gençleri büyütürken hayalleriyle büyütüyorlar. Yirmi yaşında toprağa girmeleri için değil tabii ki. Yangınlara, pusulara, kazalara kurban verilmek için değil. Ama onlar birer birer gidiyor. Geriye sadece “önlenebilirdi” diye içimizi parçalayan cümleler kalıyor. Kısacası ölüm acısı sadece şehitlerin evlerinden yükseliyor gökyüzüne…
Bence bu kadar yeter… Sürekli ölüm haberlerinden bıktı bu insanlar. Kimse evladını ölsün diye bir kuruma emanet etmiyor. Devletin ve yöneticilerin görevi, bu emanetlere namusları gibi sahip çıkmak değil mi? Kırmızı al bayrağa sarıp, ailelere teslim etmek için değil tabii ki! Bu son olsun diyeceğim.
Ama biliyorum ki, asla son bulmayacak. Duyarsızlık ve şeffaf olunmamasından dolayı benzer vakalara yeniden şahit olacağız. Artık birilerinin sorumluluk alması gerekmiyor mu? Sadece hayatını feda edenler değil, onları o ölümün kucağına gönderenler de hesap vermeli. Çünkü gerçek vatanseverlik, kayıpların arkasından dua etmekten çok, onların bir daha yaşanmaması için mücadele etmektir.
ORTADA YÖNETİM VE KOMUTA ZAFİYETİ VAR
7 Temmuz 2025 tarihinde, 8 askerimizin sınır dışında bir mağarada şehit olması üzerine, “Askeri akıl, planlama ve komuta sorumluluğu ihmali” şeklinde bir değerlendirmede bulunmuştum.
Devamında, “Burada yapılması gereken, yalnızca taziye mesajları yayınlamak değil; gerçek anlamda bir iç denetim ve hesaplaşma sürecini başlatmaktır. Aksi durumda, mağarada askerlerimizin şehit olmasına neden olan trajik vaka, “kaçınılmaz bir kayıp” olarak anılacak, gerçek sorumlular koruma zırhları içinde gizlenecek. Benzeri faciaların da önü açılmış olacak.” demiştim.
Maalesef haklı çıktım.
Devletin önemli kurumu, hata yapanları koruduğu için, Hatay İskenderun’daki Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığı’nda iki askerimiz “çoklu organ yetmezliği” ile şehit oldu. Hiçbir askeri yetkili, askerlerimizde sıvı kaybı ortaya çıkmasının nedenini tek bir cümleyle bile açıklama ihtiyacı hissetmedi.
Sıcakların 40 dereceyi bulduğu bir ortamda askerler eğitim mi yaptı yoksa başka bir sebep mi vardı? Bir tıp doktorunun ifade ettiği gibi, sıvı kaybının olması ve çoklu organ yetmezliği için uzunca bir zaman geçmesi gerekiyor. Durum bu kadar netken, bu gençlere bu zaman dilimine kadar ne yapıldı? Acilen açıklanması gerekiyor. Şunu söylemekten çekiniyorum… Umarım, söz konusu gençler, komutanları tarafından herhangi bir disiplin cezasından kaynaklı bir hatanın sonucunda şehit olmamışlardır. Yakında kokusu çıkar… Hiç merak etmeyin… Tabii ki, birileri yine örtbas etmezlerse…
Üzülerek belirtmem gerekir ki… O gençleri koruyamayan hiçbir komuta zinciri, hiçbir rütbe ve hiçbir strateji meşruiyetini hak edemez. Son günlerde, askerlerimizin ve orman işçilerimizin göz göre göre şehit olmaları, basit bir hata, basit bir kaza, basit bir “şehit verdik” cümlesiyle kesinlikle geçiştirilemez. Bu açıkça bir komuta ve yönetim zafiyetidir. Bu aşamadan sonra bir hesap verilmelidir.





















