(The Turkish Post) – H. ZİYA USLU
Geçtiğimiz hafta Türkiye’de, NATO’nun devlet ve hükûmet başkanlarının güvenlik konuları hakkında resmî kararlar aldığı 36. NATO zirvesi yapıldı. 7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasındaki toplantı da, şüphesiz en dikkat çeken ülke kişi ABD Başkanı Donald Trump ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. İki liderin sıkı ilişkileri, program boyunca devam etti. Hatta ABD Başkanı Trump, Erdoğan’a olan dostluğunu ve samimiyetini her toplantıda dile getirdi. Bu kapsamda da özellikle Türkiye’nin yakından takip ettiği CAATSA yaptırımları ve Türkiye’nin yeniden F-35 projesine yeniden dönüşüne kadar önemli sinyaller verdi. Hatta kongreye rağmen, ABD Başkanı olarak ciddi destek sözü verdi.
CAATSA YAPTIRIMLARI SİYASİ İRADEYLE KALDIRILAMAZ
İşte burada bazı soru işaretleri beraberinde geliyor. Evet, Trump Türkiye lehine bir görüş beyan etti. Ancak ABD Başkanı’nın şahsi düşünceleri tek başına bir anlam ifade ediyor mu? Hatta CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve ülkemizin yeniden yeni nesil savaş uçağı projesine girmesinin tek yolu, Rusya’dan satın alınan S-400’lerin gönderilmesine mi bağlı? Kısacası, S-400’ler giderse sorun çözülür mü? Burada birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor. Kesinlikle Türkiye hak ettiği bu projede yeniden yer almalıdır. Çünkü bunun için gerekli 1.3 milyar dolar gibi bir katılım payını Türkiye ödemiştir. Kısacası, ülkemiz bu çalışmanın ana ortaklarından birisidir. Ancak Türkiye’nin bu projeden dışlanması ve CAATSA yaptırımlarına maruz kalması, tek bir hava savunma sisteminin varlığından ibaret değil. CAATSA yaptırımları da siyasi bir iradenin tek taraflı kararıyla konulup kaldırılabilecek basit bir yaptırım mekanizması değil.
ABD BAŞKANI’NIN TUTUMU ÖNEMLİ AMA…
Öncelikle sorunun temeline inelim. ABD, 2020 yılında Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınmasını gerekçe göstererek, Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uygulamaya başladı. Ancak yaptırımların kaldırılması yalnızca yürütmenin siyasi isteğine bağlı değil. ABD Kongresi’nin yaklaşımı, yasal prosedürler ve Türkiye’nin Rus savunma sistemiyle ilişkisini tamamen sonlandırdığına dair ikna edici adımlar da sürecin ayrılmaz parçaları olarak dikkat çekiyor. Kısacası yaptırımların tamamen ortadan kalkması için, S-400 hava savunma sisteminin tamamen Türkiye’den çıkması gerekiyor. Bunun tespitinin de ABD’li uzmanlar tarafından yapılması şartı var. Diğer yandan da, Rusya’nın bu sistemin 3. bir ülkeye gitmesi için onay vermesi gerekiyor. Bu iki bilinmezi de çözmesi gerekenler, Türk güvenlik bürokrasi olacak. Bundan dolayı Türk kamuoyuna zaman zaman yansıyan “Trump isterse F-35’ler yarın gelir” söylemi, hukuki ve siyasi gerçeklikle tam olarak örtüşmüyor. Evet, ABD Başkanı’nın olumlu yaklaşımı önemli olsa bile, Kongre’nin Türkiye konusundaki hassasiyeti devam ettiği sürece sürecin kolay ilerlemesi beklenmemeli.
Diğer yandan, ne yazık ki Washington’da Türkiye’ye yönelik çekinceler yalnızca S-400 meselesinden kaynaklanmıyor. NATO içerisindeki güvenlik değerlendirmeleri, Doğu Akdeniz politikaları, insan hakları ve hukuk devleti tartışmaları da Kongre üyelerinin kararlarını etkileyen başlıklar arasında yer alıyor. Bu nedenle S-400’lerin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi bile tek başına F-35 programına otomatik dönüş anlamına gelmeyebilir. Son dönemde Ankara kulislerinde S-400 sistemlerinin bir Körfez ülkesine devredilebileceği yönünde iddialar dile getiriliyor. Böyle bir adım atılsa bile bunun hukuki, teknik ve diplomatik sonuçlarının nasıl şekilleneceği belirsiz. Ayrıca Rusya ile yapılan sözleşmenin hükümleri ve Moskova’nın olası tepkisi de göz ardı edilemez. Rusya’nın “KNOW HOW” dediğimiz bilgi birikimini, anlaşma yaptığı bir ülke dışında başka bir noktaya taşınmasını da düşüneceği kanaatindeyim. Çünkü dış politika “WİN WİN” esasına bağlıdır. Bir ülke tabii ki daha fazla kazanacağı bir proje ya da tasarıyı yeniden düşünmek isteyecektir.
Ayrıca F-35 programı yalnızca bir savaş uçağı projesi de değil. Türkiye bu programın uzun yıllar boyunca üretici ortaklarından biri olmuş, savunma sanayii şirketleri yüzlerce parçanın üretimini üstlenmişti. Programdan çıkarılmanın maliyeti yalnızca askeri değil; ekonomik, teknolojik ve stratejik boyutlarıyla da değerlendirilmeli. Aynı şekilde programa yeniden dönüş de yalnızca siyasi açıklamalarla gerçekleşebilecek bir süreç değil. Çalışmaya yeniden dönülmesi halinde, hem savunma sanayine hem de yan sanayi birimlerine de istihdam ve finansal olarak katlı ve kazanç sağlayacaktır.
RUSYA’DAN ÖNCE ABD KONGRESİ İKNA EDİLMELİ
Bu konuda açıkça söylemek gerekir ki; kamuoyunda beklenti oluştururken gerçekçi olmak gerekiyor. Diplomasi, umut üretmek kadar beklentileri doğru yönetmeyi de gerektirir. Eğer ortada CAATSA’nın öngördüğü şartlar yerine getirilmeden, Kongre’nin itirazları aşılmadan ve karşılıklı güven yeniden tesis edilmeden “F-35’ler geliyor” algısı oluşturulursa, bunun sonunda yaşanacak hayal kırıklığı da kaçınılmaz olacaktır. Bundan dolayı Türk tarafı bence S-400’ü göndereceği ülkeden ziyade, bu konuya kafa yormalıdır. ABD Kongresi’nin ikna edildiği bir ortamda, Rusya kanadı kesinlikle ikna edilir diye düşünüyorum. Bu açıdan Türkiye’nin savunma politikası günü kurtaran açıklamalar üzerine değil; öngörülebilir, tutarlı ve uzun vadeli bir strateji üzerine inşa edilmek zorunda. F-35 meselesi de iç politikada umut dağıtmanın aracı değil, hukuki ve diplomatik gerçekler ışığında ele alınması gereken ciddi bir güvenlik dosyası olarak ele alınmalı.






















