(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Bugün bir ‘Ramazan dertleşmesi’ yapalım istiyorum. Keşke sorularınıza muhatap olabilsem… Düşüncelerinizi duyabilsem. Şöyle iki dost gibi söyleşebilsek… Ben buradayım, kim bilir siz neredesiniz ve ne haldesiniz? Ancak tahmin edebiliyorum. Bu yazının kaç kişiye ulaşacağını bilmiyorum. Kalabalık bir topluluğa mı sesleniyorum, boşluğa mı? Daha kötüsü bir yankı odasında mıyım yoksa? Sesimi, sözümü yalnız ben mi duyuyorum? Öyle de olsa sorun değil. Fakat yazarınızın psikolojisi bu.
Yanlış anlaşılmasın, halden şikayetçi değilim. Klavyenin başına çoğu zaman heyecanla oturuyorum. ‘Canım yazmak istemese’ bile zorluyorum kendimi. Boş geçsin istemiyorum. Bugün yazma isteğim yerinde… Ramazan’ın manevi hazzını hücrelerime kadar hissediyorum. Fakat yazı zor akıtıyor kendisini… Ulaşmak istediğim bilgiler elimin altında değil. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözünü aradım, bulamadım. Mehmet Akif’in bir şiirinden alıntı yapacaktım, google sorumu cevapsız bıraktı. Yağmurda susuz kalmış bir bahtsız gibiyim.
Sezai Karakoç’un bir partisi vardı… Diriliş adında. Düzenli kongrelerini falan yapmadığı için kapandı. Pes etmedi. ‘Yüce Diriliş’ yeni tabela astı. Onun parti kurması iktidar hedeflediğinden değildi. “Yarın ötede bana yazdın, söyledin ama harekete geçmedin diye sorulursa” demişti, ‘Parti kurdum…’ diye cevap veririm” demişti. İlk yıllarında bir meydan toplantısını hatırlıyorum. Karşısında bir avuç insan… Saysan bir elin parmaklarını geçmez. Sanki milyonlara konuşuyor gibi mikrofonu almış ‘Ey büyük millet’ diye seslenmişti. Hayır, kendimi Karakoç’a benzetmiyorum. Bu hadsizlik ve densizlik olur. Teşbihte hata olmaz…
Madem ki birbirimizin ‘dert ortağıyız’, cevap alamayacağını bile bile ‘Ramazan nasıl geçiyor?’ diye sorayım. ‘Kötü ve zor’ diye karşılık vermeyeceğinizi biliyorum. ‘Nasılsın?’ sorusuna bile ‘kötü, fena’ denmez, denmemeli. ‘İyi’ denir öyle olmasa dahi… ‘İyiyim’ deyince insan gerçekten iyi olur. Psikoloji ilmi bunu söylüyor. ‘Kış oruçları’ zor geçecek değil ya… Sahur ile iftar arasındaki süre çok kısa… Hava serin… Fiziki olarak bir güçlükten söz edilemez. Güneş o kadar hızlı hareket ediyor ki… Eskiden, yaz oruçlarında iftar beklenirdi. Şimdi bütün mesele iftara yetişmek, yetişebilmek… İkindi sonrası sokaklar telaşlı ve sabırsız insanlarla dolu. Oruca halel getirecek kadar hoşgörüden yoksunlar.
İlk 3 gün biraz zorlanırım ben. Sonrası su gibi akar gider… Hatta, zamanın hızı karşısında kaybettiklerimi düşünür biraz yavaşlamasını isterim. Ama ne çare, zamanı durdurmak mümkün mü? Ramazan’ın başlangıcı yüreğimde yara bıraktı. Müslümanların hali pürmelaline üzüldüm. İslam dünyası yine aynı gün oruca başlayamadı. Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı ülkeler bir gün önce ‘hilalin göründüğü’ gerekçesiyle oruca niyetlendi. Nerede göründü, nasıl göründü, kim gördü? Hilal tartışmasına girmek istemem. Bu mevzu çok konuşuldu, tartışıldı. Bugüne kadar bir neticeye ulaşması gerekirdi. Beni üzen İslam dünyasının bir bütün olarak hareket edememesi aksine parçalanmışlık görüntüsü…
Hilalin görünmesi çözümü zor, karmaşık bir mesele mi? Değil, basit, teknik bir konu. Bilim ve astronomi güneşin ve ayın hareketleri an be an izlemiyor mu? Bu konuda bir ihtilaf var mı? Bugüne kadar bir yanlış hesaba rastlandı mı? Güneşin de ayın da ne zaman doğacağı, dünyanın ufkunda hangi vakit belireceği belli değil mi? Buna rağmen bu ihtilaf ve görüş ayrılığı niye? Bu kadar basit meselede ittifak yapamayan bir dünyanın siyasi ve zor konularda birlikte hareket edebilmesi mümkün mü? Dünyanın bir köy haline geldiği çağda böyle bir ihtilaf olmamalıydı. Bu perişan manzara karşısında kahrolmamak elde değil.
Vaktiyle ‘sakız çiğnemek orucu bozar mı?’ sorusu pek revaçtaydı. Medyanın her Ramazan’da gündeme getirmekten bıkmadığı konuydu. Ramazan sayfalarına manşet olurdu. Anlı şanlı profesörler görüş belirtir, düşüncelerini aktarırdı. Bu orucu ve Ramazan’ı sulandırmaktan ve magazin malzemesi yapmaktan başka şey değildi. Bu soru gündemden düştü fakat bu damar bütün bütün kurumadı. Ekranlarda ‘sakız sorusunu’ aratmayan absürtlüklere rastlandığını görüyoruz. Ramazan ve orucun reytinge sermaye yapılması ne kadar üzücü. Toplumun din duygularının zayıfladığı bir dönemdeyiz. Dindarların söz ve davranışlarına yansıyan ‘temsil krizi’ hayatı olumsuz etkiledi.
Orucu bozan, bozmayan şeyler öteden beri belli… Yıla ve zamana göre bir değişiklik söz konusu değil. Bunları öğrenmek için derin bilgi sahibi olmaya gerek yok. İlmihal kitaplarından öğrenmek ve benimsemek mümkün. İnternet sayısında her bilgi bir tık ötede… Bir zahmet de gerektirmiyor. Buna rağmen hala uç örnekleri ekranlarda tekrarlamanın ne anlamı var. İyi niyetle bağdaşır mı? Doğrusu hem geleneğe yaslanan hem de akademisyen Nihat Hatipoğlu gibi bir isme yakıştıramıyorum. Umarım kendisine çeki düzen verir, bir magazin unsuru olmaktan çıkar. Uçlarda dolaşmanın ne kendisine ne dini hayata bir faydası var.
Sosyal medyada bir başka haber yankılandı. Bir mülki idare amirinin mesajı haber oldu. Oğlu sormuş ‘Madem 12 ay var, Ramazan neden bir 11 ayın sultanı…?’ diye. Vali Bey’e ilginç ve manidar gelmiş bu soru. Bunu bir mesaj konusu yapacak kadar nesi ilginç anlamadım. Cevabı gayet basit… Diğer 11 ayın sultanı… 12 ayın sultanı da denebilir. Anlam olarak bunda da bir sakınca yok. Miladi ve Hicri ayların toplamını 12 olduğunu herkes bilir. Ramazan, kendisi dışındaki 11 aya sultan… Kaldı ki kavram ne ayet ne de hadislerde geçer. Anadolu İslam kültürüne özgü bir söylemden başka şey değil. Tartışma konusuna dönüşmesini yadırgadım.
Haberlerde gördüm, Sultanahmet meydanında iftar vaktini duyurmak için ‘top patlatılmış’. İstanbul gibi büyük bir şehirde kaç kişi duydu acaba? Tevafuk bu ya… Sultanahmet’in karşı yakasındaydım. Top sesi Üsküdar’ın ötesine geçmedi. Ben duymadım. Günümüz insanının kulağı ezan ve topta, gözü de güneşin zevalinde falan değil. Akşamın olduğunu artık saatler söylüyor, cep telefonunun alarmı haber veriyor vaktin dolduğunu. Ama yeni de nostaljiyi, o eski duyguları yaşamak, hissetmek de fena değil.
Geçen yıl Ramazan yazısında Sezai Karakoç’un ‘Samanyolu’nda Ziyafet’ kitabından söz etmiştim. Ve bir şiirini paylaşmıştım. O şiir her Ramazan benim dilimde… Okumaktan bıkmam. Yeri ve zamanı geldi. Tekrar hatırlatacağım; “Üzüm kurusuyla açılmış oruç / Başına çiğ yağmış namaz / Bu fırtınanın önünde / Bunlardan başkası duramaz… Getirin bütün savaşları getirin / Tarihin özünü yakın denizde / Yalvarış seslerini biriktirin / Akıtın bu fırtınanın önünde… Kur’an sayfalarından inen / Büyük melekler ordusu / O gencin önünde arkasında / Yürürler bu kadim fırtınaya doğru…”
Yahya Kemal’in ‘Atik-Valde’den İnen Sokak’ta’ şiiri de pek manidar ve hüzünlüdür. Şairimiz maalesef oruçsuzdur. Ve bu halinden muzdariptir. Son bölümünde ruh dünyası mısralara şöyle yansır; “Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neşesiz / Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı / Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı / Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime / Aç çok ferahladım ve dedim kendi kendime / ‘Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür / Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür…”. O kalan duygular da büsbütün anlamsız değil. Fakat oruç ve Ramazan’ın hazzının yerini tutar mı? Ah Yahya Kemal ah… Şiirini değil de maneviyatını da yaşayabilseydin dinin ve kültürün…
Osmanlı’da uzun Ramazan gecelerinin eğlenceleri ünlüdür. Geleneğin devamı olsun diye bir film önerisinde bulunmak isterim. Yüksel Aksu’nun bir Ege filmi olan ‘İftarlık Gazoz’unu eğer izlemediyseniz, öneririm. Biraz mizah, biraz trajedisi ve çokça da yurdum insanının hikayesi…
Ey okur! Şöyle keyfince söyleşemedik, dertleşemedik. Bir Ramazan muhasebesi de yapamadık. Yüzeysel geçtik. Bu haftalık böyle olsun. Biliyorum, kötü, fena ve zor bir zamandayız. “Böyle bir çağın insanı olmak, imtihan olarak hepimize yeter…” Her şeye rağmen hayırlı ve bereketli Ramazan geçirmenizi dilerim. Orucunun açlık ve susuzluktan ibaret kalmasın… Sizi ve hepimizi tutsun…






















