(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Umut ikircikli bir kavram. Kimileri umutsuz yaşanamayacağını ve acıların biricik merhemi olduğunu, kimileriyse umudu aldatmaca, illüzyon ve acıları çoğaltan bir duygu olarak değerlendirir.
Umut, hayatta karşılaştığımız hangi felaket olursa olsun, bu felaketin etkileri hayatımızı ne denli tahrip ederse etsin, bir mutluluk ve çıkış yolunun varlığına işarettir.
Umutsuzluk ise, insanın içine düştüğü karanlığı aydınlatabilecek en küçük bir ışık sızıntısından bile mahrumiyet hâlidir.
İlk durumda, umulan çıkış yolu görünmese bile görüneceğine dair bir beklenti vardır; zannedilenin aksine bu beklenti insanı kahretmez. Hayatı devam ettirme ve güzel şeyleri fark ederek mutlu olma imkânı verir. Sonuçta, hangi felaketle başa çıkmaya çalışırsak çalışalım, hayatta güzel şeyler vardır.
Bu güzellikler fark edilmeyi ve tadının çıkarılmasını hak eden nimetlerdir. Acının etkisiyle fark etmeyi ve yaşamayı reddettiği bu güzelliklerin kıymetini ise insan, bir de onları kaybettiğinde anlar. Ve yeniden döner, “Meğer ne güzel bir hayatımız varmış da farkında değilmişiz.” der.
Atalar, belki de bu yüzden, bir kez daha doğru söz etmiş ve “Beterin beteri var.” demişlerdir.
Beni tanıyanlar, dram ve acılardan söz etmeyi, onlar karşısında sabır tavsiye etmeyi sevmediğimi bilir. Kendime ve başkalarına sabır tavsiye etmekten hoşlanmam; çünkü sabır, yaşanılan her neyse, mutlak bir acı ve kayıp duygusunu işaretler.
Oysa ben, yaşanılan her şeyin bir hazine değerinde olduğunu savunanlardanım. Sisli bir havada gizlenmiş bir hazine… Bu hazineye giriş yollarını bulup içindekileri keşfetmekten yana oldum hep.
Hayatım boyunca böyle düşündüm ve karşıma çıkan karanlıkları böyle karşıladım. Bu sayede, yaşadığım anların farkındalığını hissedebildiğim sürece büyüdüğümü ve geliştiğimi fark ettim.
Herhangi bir sebeple geliştiğini ve büyüdüğünü fark eden insan ise mutsuz ve umutsuz olmaz.
Bu, hiç acı çekmeyeceği ya da içine/dışına ağlamayacağı anlamına gelmez. Ağlamak, duyguların yaşanması demektir; kahır ve mutsuzluk değil.
Diğer yandan umudu, acıları uzatmak ve katmerlendirmek olarak değerlendiren ve bundan kaçınma yoluna gidenler de vardır.
Schopenhauer ve Nietzsche’ye atfedilen “Umut, kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü işkenceyi uzatır.” sözü bu yaklaşımı özetler.
Yaşamı “acı ve tatminsizlikle dolu bir istenç oyunu” olarak gören Schopenhauer için umut, insanın kendini avutma biçimidir. Ona göre, insan umdukça acıdan kurtulacağını zanneder; halbuki bu, sadece acının uzamasıdır. Gerçek bilgelik ise istekten ve beklentiden vazgeçmektir.
Schopenhauer’in karamsarlığını tersine çeviren Nietzsche’ye göre insan hayatının vazgeçilmezi olan acı, yaratıcı bir güçtür. İnsan, maruz kaldığı acıyı dönüştürmeyi başardığı takdirde “üst insan” seviyesine çıkacaktır.
Nietzsche, umudu iki yönlü bir etken olarak değerlendirir: Umut, bir yandan insanı kandıran bir yanılsama iken, diğer yandan yaşama arzusunu ve kendi anlamını yaratmanın gücüdür. Nietzsche’nin bu yaklaşımı, umudun tükenişini değil; başka sahalarda yeşerdiğini ve insanı güçlendirdiğini gösterir.
Bence, insanı hayatta tutan ve güçlendiren her ne ise, kıymetlidir, güzeldir. Öte yandan umutsuzluk, insanı farklı şekillerde besleyen bir acının kaynağı da olabilir. İnsan bundan öyle farklı bir haz alır ki, adeta acıdan çıkmak ve artık dert yanamayacağı bir ferahlığa ulaşmak istemez.
Ancak hayattan umudu kesmenin başka tezahürleri de vardır. Çünkü Camus’nün ifadesiyle, umutsuzluk “artık çözüm yollarının tükendiği ve yapılacak bir şey kalmadığı” anlamına gelir ki, bu insanı intihara götüren son duraktır.
Burayı irdelemeyeceğim; yıllardır bu konu üzerine yazdım, çizdim. Bu kadar tatsız bir konu, daha fazlasını bence hak etmez.
Her zaman olduğu gibi, hayatı ve kendimi yaşama; hayatta ve kendimde gizlenmiş hazineleri keşfetme tarafındayım.
Kaybettiğiniz her neyse, o gerçek bir kayıp olmayabilir.
Belki de bakmayı reddettiğiniz bir tarafta, ummadığınız kadar muhteşem hazineler sizi bekliyordur.























