(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Suç, insanlığa zarar verdiği yasalarca belirlenmiş eylemdir; bu bağlamda suç işleyen kötü bir şey yapmış demektir. Suç işlemek insanı korkaklaştırır; insan, bahse konu eylemin yasal sonuçlarını bildiği için korkar. Yaptığı kötülüğün yanlışlığına uyanan kişi muhataplarına verdiği zararı telafi yollarına gidebilir, kendisinin ve muhataplarının vicdanında belli ölçüde de olsa temizlenebilir.
Diğer yandan yasalara göre suç işleyen fakat bunu kendisine hak gören kişilerin halk vicdanında temize çıkması zordur. İnsanlığa zarar veren eylemler kötüdür, bu eylemlerin failleri de kötü olarak nitelendirilebilir.
Burada ‘iyi ve kötü’nün felsefi tahlillerine girecek değilim. Değinmek istediğim konu, kötülerin ve iyilerin insan yaşamında temayüz ediş şekli.
Kötülerin korkusu doruk noktada. Korktuklarından emin olma yollarına başvurma cesaretini korkunun şiddetinden alıyor olmalılar. Korkunun verdiği cesaret olup bitenlerin çok da farkında olmayan halk yığınları için çoğu zaman cengaverlik olarak algılanabiliyor. Yapıp edilenlerin sunumu yığınların gönlünü okşayan tatlarla bezendiğinde, gerçeklik, gerçeklik gibi algılanmıyor. Her gün bu örnekleri görüyor, garip duygu durumlarıyla konuyu yorumlamaya çalışıyoruz.
Diğer yandan insanlık için iyi olanı isteyen ve buna göre yaşayan önemli bir çoğunluk var insan toplumlarında. Bu insanlar sade bir yaşantıda en azından evrensel ahlakın bilindik kurallarına uygun yaşıyorlar. Suç olarak belirlenen eylemlerden uzak oldukları için ‘iyi’ olarak nitelendirebileceğimiz aydınlık bir grup bu.
İyilerin dayanakları öncelikle masumiyetleri. Masumiyetlerinden o kadar eminler ki cesurca haykırarak “Hodri meydan! Suçluluğumu kanıtlayınız!” diyebiliyorlar. Bu haykırış kötülük cenahında asla duyamayacağımız bir tını. Ne var ki bu aydınlık iyilerin sathında bir hareket ve canlılığı, haksızlığa karşı mücadele ve boyun eğmeme civanmertliğini doğurmuyor.
Buradaki çelişki insanın şakaklarını zonklatan cinsten. Gücünü kendi haklılığından ve masumiyetinden alan bir kitle nasıl oluyor da böylesine sönük, böylesine hakikatin en can alıcı temasından uzak olabiliyor?
Sevgili arkadaşım, dünyaca ünlü şair Neşe Yaşın’a “İyiler neden cesaretsiz?” diye sormuştum bir söyleşimizde. “Çünkü iyiler kötülükten ve kötülerden korkuyor. Onlar tarafından uğradıkları zulmün ve kötülüğün şiddeti o kadar ağır ki, korkunun şiddetinden paralize olup hareket edemiyorlar. Mesela şiddet gören bir kadına diğer kadınlar çıkışıp, ‘Bulunduğu ortamı terk edip gitseydi, bunlara razı olmasaydı.’ diyerek haksızlık yapıyorlar. Yaşadığı zulümlerden sonra bir insanın bu hâle gelmesi kolay değildir, korkmak suç da değildir.” deyivermiş, bir şair duyarlılığıyla muhteşem bir soluk üflemişti konuya.
Korkmak nasıl suç olabilir? Özellikle uğranan ruhsal ve bedensel saldırılardan ve çok yönlü tecavüzlerden sonra.
Yazımın konusu sadece son devrin din mazlumları değil, fakat onlar mevzunun merkezinde. Bütün gücünü masumiyetinden alan bu aydınlık kitle (KHK’lılar) son tahlilde mutlak bir karanlığı teneffüs ediyor. Karanlığa alışılmıyor, el yordamıyla yürünebilse de geçmişteki aydınlık anılar insanın peşini bırakmıyor.
Geçenlerde, tamircilik yapan KHK’lı bir öğretmen yeni başladığı bir kurstan bahsediyordu. Kendi mesleğini yapacak mecra kalmadığı için yeni bir meslek peşindeydi genç adam. Bu nazik beyefendi bana şöyle diyerek kalbime ağulu bir hançer sapladı: “Kurs sorumlusu kişi öğretmen olduğumu öğrendiği için bana hep ‘hocam’ diye hitap etti. O kadar mutlu oldum ki, içimden ‘Sen bir öğretmensin, yıllarca onurunla bu mesleği yaptın, elbette sana ‘hocam’ diyecekler.’ dedim.” Aynı öğretmen, tamir yapmak için gittiği bir okulda kendisine ‘usta’ dediklerinde duyduğu hicranı anlatmıştı. Kelimelerindeki acı, bakışlarındaki acıyla boy ölçüşemezdi.
…
O hâlde ne olacak diye sorabiliriz kendi kendimize. Ne olacak gerçekten? Kötüler kendi korkularının heybetindeki eylemlerine, iyiler paralize hâllerinde ezilmeye devam mı edecekler?
Bu sorunun cevabı, kendi tarihinde görülmeyen bir yapı söküm yaşayan iyiler cenahından verilecek. Her geçen gün kendini yenileyen inşa semeresini mutlaka verecek. Ben on yıldır bu zulmün karanlığında var olma savaşı veren hiçbir iyinin on yıl öncesindeki gibi olamayacağından eminim. Kökeni neye dayanırsa dayansın, insani var oluş biçimiyle ve insan özgürlüğüyle bağdaşmayan düşünce yapıları kırılmıştır. Yerine inşa edilecek olan insan tipolojisi nereden ve nasıl beslenecek, bundan emin değiliz. Fakat bu yeniden inşa önü alınmaz bir şekilde kendisini dayatmakta ve özneleri dönüştürmektedir.
Marx ve benzerleri, dünün serfleri olan o günün iyileri kitlesinde kendinde bilinci oluşturabilmek için az emek çekmedi. İnsan, kendisini ve içinde var olduğu dünyayı dönüştürebilme gücüne sahip olan varlıktır. Yani insan büyülü bir varlıktır.
Hayatımın hiçbir döneminde insan varlığının büyüsünden umut kesmedim. Kendimden kesmediğim gibi kendi dışımdakilerden de kesmedim.
Ruhsal özgürleşim ağır bedeller isteyen bir kazanımdır. Ödediğimiz ve ödemeye devam ettiğimiz bu bedellerin ucunda sarhoşluk veren bir aydınlık vardır. Kim ne derse desin, aydınlık son tahlilde bizimdir.






















