(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Her dönemin insana ve insan yaşantısına dair bir yaklaşımı var. Her yeni yaklaşım, bir öncekini eleştirerek geliştirdiği yeni bakış açısıyla hangi açıkları kapattığını kanıtlamaya çalışır. Kabul gören bu yaklaşımlar yeniyi zirvelere taşıyıp eskiyi öteler.
Son dönemlerde eskinin ötelenen, modern savlarla itilip kakılıp örselenen, bu bakımdan değerinden mahrum kalınan yanları ortaya çıkarılıyor. Aslında ninelerimizin ne kadar iyi birer şifacı olduğundan tutun, Kızılderili topluluklarının insani yaşam seviyesini zirveye çıkarmaya kadar varıyor iş.
Bu döngü hep devam edecek, devam etmeli de. Çünkü bu, insanın kendisine ve hayata dair düşünme etkinliğinden, değiştirip dönüştürme potansiyelinden, Aristoteles’in kavlince politik hayvan olmasından kaynaklanıyor. Bunu yapmazsa, insanın insan olma hâlini kaybedeceğinden söz edilebilir.
İnsana dair her şey farklı devinimlerle kendisini sunarken, bunun kültür ve coğrafyadan, bu bağlamda iliklerimize işleyen değerlerden ve kabul görme ihtiyacımızdan bağımsız olamayacağını bir kenara mıhlamak gerekir. Yeninin, başka bir ifadeyle yeni farkındalıklarımızın ortaya çıkması için, sanırım cesaret ve insanın kendi sezgilerine güvenmesi gerekiyor. Çünkü zirveye oturtulan, ödüller verilerek alkışlanan bir yaklaşımın karşı tarafında konumlandıracağınız bir şey, öncekinden çok daha güçlü ve sarsıcı bir etki yaratmak zorundadır. Bu yaratımın imkânı her zaman bilinmez olduğu için, cesaret ve güven stoğunun güçlü olması şarttır.
Edebiyat okurlarının gönül tahtında kurulan Marcel Proust, her yazarın kendine özgü dilini oluşturması gerektiğini ısrarla vurguluyor, Fransız dili geleneğini korumak iddiasındaki önemli yazarlara verip veriştiriyordu. Bu bağlamda, yazdığı ilk romanı değerlendirmesini isteyen bir arkadaşının metnine yaptığı eleştiriler önemlidir. Doğanın daha önceki güçlü ifadeleri taklit ederek tasvir edilmesinin yeni bir yaratımdan ziyade kötü bir taklit olacağını, mesela ayı, kişinin kendi duygularından ve o andaki hâlinden belki başkalarına saçma sapan gelecek şekilde tasvir etmenin daha iyi, kalıcı ve olması gereken olduğunu savunuyordu.
Proust resim sanatı konusunda da farklı fırça darbelerinin değerine vurgu yapıyor, kendi döneminde yerden yere vurulan İzlenimcileri zirveye oturtuyordu. Ona göre, doğada temayüz eden bir anın görüntüsü bile hâkim kültürün ve estetik yaklaşımların çektiği fotoğrafa göre çiziliyordu. Halbuki o an ve o ana bakan kişiler, dolayısıyla manzara ve manzaranın algılanışı farklıydı. Bu farkın ortaya koyulması ise sanatın sağladığı özgürlük duygusuyla mümkündü.
Niyetim aslında ne Proust ne sanat analizi; buna niyetim olmadığı gibi haddim de yok. Bu yazıda, son dönemlere damgasını vuran “kendilik tartışmalarına” başka bir açıdan bakmak istiyorum.
Sosyal medya, bugüne kadar ihmal ettiğimiz kendimizi gerçekten nasıl sevebileceğimiz, onu hırpalamaktan nasıl vazgeçeceğimiz, yapıp ettiklerimizle bize küsen kendiliğimize nasıl ulaşacağımızla ilgili yol haritaları ve hap bilgilerle dolu. Diğer yandan sosyal medya, yüz hatlarıyla artık birbirinden hiç ayıramadığımız, ismiyle cismiyle hep aynı familyadan türediğini zannedip akrabalaştırdığımız mutlu mesut kadın ve erkek anlatılarıyla dolu. Bu karşıt çizgilerdeki durumun nasıl aynı anda ve durumda bize kendisini dayattığı ise ayrı bir tartışma konusu.
Fenomenolojik Sosyolojiyi sevişim belki de bu yüzden. İnsanın kendisinin zannettiği kararlarının kökenlerini fark etmeyi mümkün kıldığı, özgürlüğün vazgeçilmezliğine dair anlatıları kültürel yaratımın sessiz ve kararlı işleyişinde albenili bir söz yığınına dönüştürüverdiği için seviyorum onu. Spinoza gibi filozofların ve fenomenolojik sosyolojinin analizlerinden sonra ortaya çıkan kendilik, büsbütün belirlenmiş bir kendilik olup çıkıyordu.
Hâl böyle olunca -insan simasına vurulan neşterlerle aynılaşan görünümler bahis dışıdır- kendimizin peşine düştüğümüz bu yolculuğun hepten anlamsız ve boşuna bir çırpınış olduğu düşüncesi güçlenmiş gibi görünebilir. Bence insanın kendi hakikatinin nasıl olduğunu anlamaya dair herhangi bir yolculuk, hiçbir zaman ve hiçbir durumda anlamsızlık gudubetiyle ifade edilemez. Anlamın gerçekte ne olduğuna dair tartışmaların önemini saklı tutarak, insanın kendi emsalsiz özelliklerinin, biricikliğinin, varlığında gizlenmiş hazinelerin keşfi, başta değindiğim insanın cesaret ve sezgilerine güvenle ilgili olmalıdır. İnsanlık tarihinde bu cesareti gösterenler olmasaydı, dün ve bugüne dair farklılıktan, gelişmelerden ve alınan yoldan söz edilemezdi.
O hâlde, önümüzde duran en önemli engelden söz etmeliyim: Toplumsal kabul. İnsan olmanın gizlerine dair söz söyleyen hemen herkes, insanın kabul görme ihtiyacıyla malûl bir varlık olduğunda birleşiyor. Peki insan kendine dair farklılıklarını, sanata, bilime, siyasete ve başka alanlara yaklaşımlarını bu kadar köklü bir kabul görme ihtiyacıyla nasıl aynı çizgide buluşturup, “bencesi budur” diye ortaya çıkacak?
Marcel Proust’un sanatta özgünlük vurgusuna yeniden döndüğümüzde, şu soru kendisini dayatır: İnsanın kendi özgünlüğünü keşfetme gibi bir amacı ve çabası olmadan özgün sanat eseri üretmesi mümkün müdür? İnsanın kendisini bulduğu bir mecrayı keşfetmek kolay olmasa gerektir. Bu zorluk, kendisini tanımlayan özcü belirlenimlere eleştirel bakmanın ve karşılaşmanın zorluğundan kaynaklanır. Buna, karşılaştıktan sonra önüne çıkan aykırı yollarda yürümenin çilesini de eklemek gerekir.
Böyle bir çileyi göze almamak ise insanın -fark ettiği kadarıyla- kendisiyle ittifakının bozulması anlamına gelir. Kendisiyle ittifakını kaybeden kişi için başka herhangi bir şeyle bütünleşebilmesi, dayanışabilmesi ve ittifak kurabilmesi imkânsızdır.






















